Arkadaşına Öner
Favorilere Ekle
Açılış Sayfası Yap
>>Grup Sitemiz
>>Basında Sitemiz
Tekir'in Yeri
" T é k i r ' i n Y é r i "
"Kedi sevmek, kedinin, kendisini seven (kendisinin de sevdiği) kişi karşısındaki umursamaz bağımsızlığını baştan kabul etmek demektir..." (Bilge Karasu)

Yazılar

Kedi... (Bekir Coşkun)>>
Bugün Sevgi Adına Ne Yaptın? (Necdet Şen) >>
Müzik Bize Kedilerin Hediyesi (Ayşe Arman) >>
Benim İlacım Kedim>>
Kadınların Kedi Tutkusu>>
Kediniz Söylediklerinizi Anlıyor mu? (Bülent Ovacık) >>
Kedi, Sinek ve Komiser (Zafer Doruk) >>

Kedi, Sinek ve Komiser
Zafer Doruk

Emekli komiser, "Senihaaa!" diye bağırdı yan odadan. "Şişleri mangala atmadın mı daha, ne yapıyorsun orada iki saattir!"

Kadın, mangaldaki kömürün arasında küçük bir ateş yaktıktan sonra iki bıçağın ağzını birbirine sürtüp bilemeye başladı. Gözü aynaya ilişince, "Bu yaştan sonra şu haline bak," dedi kendi kendine, "iki kız büyütüp torun torba sahibi oldun, hâlâ kelleyle, bağırsakla, ciğerle uğraşıyorsun. Ah, adam, ne diyeyim sana bilmem ki! En güzel yıllarım ziyan olup gitti. Ne gençliğimde rahat ettim, ne yaşlılığımda. Suç, suçlu, asayiş, disiplin konuşuldu hep bu evde. İnsan Allah'tan korkar be! Bir emekli maaşına kalsa, anlarım. Elli dönüm fıstık bahçesinin yıllık geliri, esnafa verilen borçların faizi... Bu yaşıma geldim, al şu kötü yüzüğü de parmağına tak hanım, demedi. Bırak onu, artık yaşlandın, sana bir temizlikçi kadın tutalım, oturup biraz rahat et, demedi. Aaah, ah! Diğer polis karılarını da görüyorum. Onların kocaları buradan sıkıp buradan yalamıyorlar ki."

"Senihaaa, sağır mısın be kadın!"

"Mangalı yakmaya çalışıyorum bey! Ciğeri doğrayacağım!"

Kolu yorulunca bıraktı bıçağın birini. Dumandan sulanan gözlerini koluyla sildi. Başını dış kapıdan uzatıp hole bir göz atan kedi, kulaklarını dikip bir süre baktıktan sonra çevreyi kollayarak ağır, dikkatli adımlarla kokunun çıktığı yere doğru ilerlemeye başladı. Kadını mangalın başında görünce bir gölge gibi kıyıdan kıyıdan süzülüp onun göremediği bir köşeye pustu. Kadının oradan uzaklaşmasını bekliyor, arada bir de dışarıyı kolluyordu; çünkü bu kokuyu duyan ondan güçlü bir kedi daha atak davranıp ganimeti kapabilirdi. Ayrıca... Ya kadın mutfağa geçip ciğeri doğrarsa? Bunu düşünmek bile istemiyordu. Diğer odalardan birine girse iş bitti demekti, birkaç saniyelik zaman yeter de artardı bile. Bir tıkırtı duyup dönünce vestiyerin arkasına giren farenin kuyruğunu gördü. Yay gibi gerilip tam fırlayacak, durdu. Bir yanda her zaman yakalayabileceği küçük bir fare, diğer yanda eline kolay kolay geçmeyecek güzel bir ziyafet. Böyle bir fırsatı kaçıracak kadar aptal olabilir miydi? Fareye boş verip bütün dikkatini işine verdi.

Kadın, kartonun ucuyla közleri mangala yayarken karton tutuştu. Maşa dururken... Maşayı almak için merdiven sahanlığına çıkınca, Kedi, gerilip tek atlayışta mutfak kapısının eşiğini buldu. Koyun ciğeri çekici kokusuyla, göz alıcı kızıllığıyla mutfak tezgahının üstünde onu beklemekteydi, ağzını çabuk tutmalıydı. Mutfak penceresi kapalı olduğuna göre bir tek yol vardı: Kapı. Ciğeri ışınlayıp kadının ayakları dibinden ok gibi fırladı. Kadın, tezgahın üstünde ciğerin kanlı izini görüp, "Beey, gitti ciğer beey, yetiiiş!" diye bir çığlık atınca, Komiser'den önce gözleri fırladı dışarı.

"Ne dedin sen!"

"Ciğer gitti bey, ciğer! Kedi ciğeri kapıp kaçtı!"

Kadının telaşı ciğere yandığından değil, korkudandı.

"Ben ne diyeyim sana kadın! Senin yapacağın iş ancak bu kadar olur. Kırk yılın başında bir ciğer sefası yapalım dedik, burnumuzdan getirdin!"

"Yeter bey, bağırma, gidip bir tane daha alırım."

"Gider alırsın tabii, kazanıyorsun ya! Ulan gidip en lüks lokantada yeseydim, bundan ucuza gelirdi be! Para mı basıyorum ben burada?... Kimin kedisiydi?

"Ne bileyim bey, sokaktan geldi galiba."

"Sokak kedisi ha, sokak kedisi! Bu işin kedisi filan yok, terör terördür Komiser Haşmet. Eğer bunun hesabını sormazsan, burnunu bu evden çıkarmaz o kedi. Seniha, salona gir ve ışığı söndür. Sakın dışarı çıkayım deme!"

Buzdolabından bir parça et çıkarıp oturma odasının ortasına bıraktı. Pencereleri kapatıp en küçük bir deliği bile kağıtla, bezle tıkadıktan sonra ışığı söndürüp kapıyı açık bırakarak çıktı. Damadının Amerikan pazarından aldığı beyzbol sopasını sağ eline, büyük bir tencere kapağını sol eline alıp merdiven sahanlığının bir köşesine pustu. "Tadını aldın ya," dedi, "biliyorum, gelecek ve seninle tanışma zevkini bana yaşatacaksın. Bu yaşa geldim, böyle bir kazık yemedim kimseden, bravo doğrusu! Ama duuur, şimdi sıra bende. Tatlı tatlı yemenin acı acı ossurması da var. Seni anandan doğduğuna, kedi olarak dünyaya geldiğine bin pişman etmezsem, kırk yıllık bıyığımı kesip öyle dolaşacağım ortalıkta."

Aradan kaç saat geçtiğinin ayrımında değildi; üşüyor, uykusu geliyor, açlıktan kıvranıyordu ama, kini onu ayakta tutabiliyordu. "Ya sabır Haşmet," diyordu, "ya sabır, mutlaka gelecek."

Dışarıda yağmur ufak ufak atıştırıyordu. Kedi, ciğeri afiyetle yiyip üstüne de güzel bir uyku çektikten sonra dolaşmaya çıktı. Kuşa, böceğe, köpeğe, kısmetini aramaya çıkmış herkese deneyimli avcı pozlarında, bıyık altından keyiflice gülümsüyordu. O günkü ciğer şölenini üstlenen evin mutfak penceresi altından geçerken ışıkların sönük olduğunu gördü. Kafasını dış kapıdan uzatıp... Mmm... Bu seferki az yağlı, kırmızı et olmalıydı. Bu muhteşem kokuyu yakından duyma isteğinin önüne geçemeyince yaklaşmaya başladı. Karnı toktu ama, buraya kadar gelmişken en azından bir bakmalıydı. Kapının eşiğine kadar ölçülü, ağır adımlarla süzülüp... İşte, oradaydı!.. Kuyruğunu tokluğun verdiği tembellikle, biraz da kararsızlıkla sallamaya başladı. Baştan çıkarıcı parçaya burnunu uzun uzun sürüp kokladı. Bir balık başı için kafasını yardıkları günü anımsadı. Bunun değerini bilmeli, yarını da düşünmeliydi. Kararını verip ete dişini geçirir geçirmez... Çat kapı! Çıt ışık! Dönünce, Komiser'in kan yürümüş gözleriyle karşılaştı. Bir elinde sopa, diğerinde tencere kapağı. Cam göbeği gözleri irileşti. Olup biteni anlamak için devinince, Komiser de devindi. Sağ vücut çalımını sağla, solunu solla karşıladı. Kıpırdamadan, tetikte, birbirlerinin gözlerinin içine bakıyor, bir çemberin içinde karşılıklı iki nokta gibi ağır ağır dönüp ilk saldırıyı kimin yapacağını bekliyorlardı. Komiser sopayı indireceği ânı kollarken, Kedi de bu saldırıyı nasıl atlatacağının hesabını yapıyordu. O anda nereden çıktıysa, iri, kara bir sinek aralarına girip zikzaklar çizerek dikkatlerini dağıtmaya çalıştı. Komiser, rakibinin üstüne gitmek için can atıyor; Kedi, kapıyla pencerelere yakın durmayı yeğliyor; Sinek, arada bir pikeler yaparak Komiser'in kulağına, yanağına vurup tekrar ışığa kaçıyordu. Komiser kalkanıyla Sineğin üstüne gitmek istiyorsa da asıl hedefini ürkütüp menzilden çıkartacağı korkusuyla bundan vazgeçiyordu. Gözleri ışığın altında birer kor parçasına dönüşen Kedi, ışıktan rahatsız olan Komiser'in gözlerini daha çok yoruyordu. Komiser kalkanla sopayı elinde tarttı, vuruş noktasını ayarladıktan sonra sağ ayağını uzatıp uzatıp çekmeye başladı. Kedi, peş peşe gelen ataklar karşısında hiç istifini bozmayıp bekliyordu. Yekinişlerinden birinde sopayı bir savurdu Komiser, çekildi! Kedi eğer bunun hesabını yapamayıp koltuktan atlamak yerine yukarı sıçrasaydı, hızla savrulan sopa kafatasını çatlatabilirdi.

Gözleri birbirlerine mıhlanmış, dönüyorlardı. Kedinin yerde olması, ışık gözlerini daha az etkilediğinden Komiser'in işine geliyordu. Bu durumdan yararlanmak için sopayı savurdu, Kedi sağda! Savurdu, solda! Sağ, sol, sağ, sol! Kedi, soğukkanlılığının da yardımıyla koltuklardan birine sıçrayıverdi. Sinek, taciz etmek için Komiser'in hücum anlarını kolluyordu. Komiser denetimden çıkıp kalkanı öyle bir savuruyordu ki ona, hızını alamayıp duvara bindirdiği de oluyordu. Sinek yine ışık dansındaydı. Komiser ona dönünce bu boşluktan yararlanan Kedi öbür koltuğa sıçradı. Komiser'in sinirleri gittikçe yıpranıyordu. Kin, nefret, öfke, korku, şiddet, endişe iç içeydi gözlerinde. Dönüyorlardı. Kedi'yi kalkanıyla kışkırtmayı denedi. Kalkanı böğrüne böğrüne yiyen kedi, bir fahişe arsızlığı takındı, tınmadı hiç. Komiser, "Nikahına soktuğumun kedisi!" deyip sopayı öyle bir savurdu ki bir paket gibi savrulup pencerenin camına çarptı. Bir, bir hamle daha, karşı pencerenin kıyısına atladı.

Dönüyorlardı. Komiser, dağılan sinirlerini yatıştırmayı, sabırlı, ölçülü davranması gerektiğini düşünürken, Sinek, çaprazlama inip sol yanağına, tam şark çıbanının olduğu yere vurup, vurduğu yerde müthiş bir yangı, bir kaşıntı bırakıp kaçınca bu düşüncesini dondurdu. Kalkanını ışığa doğru savururken, Sinek, büfenin camındaydı.

Komiser yeni bir taktik deneyecekti. Kapıya doğru geri geri gidip bakışlarını Kedi'den ayırmadan elini kapı koluna atınca... Kedi, koltuktan atlayıp kapıya doğru bir-iki adım attı... Bir kapı ona ilk kez bir anne rahmi kadar sıcak, sevecen, içten, onu doğurmaya hazır göründü. Onca sopa yemesine, kaç kez ölümlere gidip gidip gelmesine karşın hayatı ilk kez bu kadar, taa en baştan, iliklerine kadar duydu. Bir inanabilseydi, içten miydi, değil miydi? Zerre kadar bir parıltı görebilseydi bu gözlerde... Asla nankör değildi; yüzünü, gözünü, elini, ayağını defalarca yalar, dizinin dibinden ayrılmazdı, bir inanabilseydi... Başka da şansı yoktu. Gözlerini Komiser'in gözlerinden ayırmadan kapıya doğru yaklaştı, yaklaştı... Durdu. Gözlerinin ta içine kadar sokulup uzun uzun araştırdı... Hayır, yoktu, zerre kadar dürüstlük yoktu. Duydukları derin, uzak, kederli bir miyavlamaya dönüşüp hayatla ölümün birleştiği yere savruldu. Ne kadar gücü varsa tartıp, bedeninin sıçrama noktasını en inceden ayarlayıp bir mermi gibi fırlayınca, sırtını kapıya veren Komiserin kalkanına çarpıp düştü. Alttan savrulan sopanın kafatasından çıkardığı tok sesin ardından fırıldak gibi birkaç tur döndükten sonra divanın üzerine sıçradı. Tırnaklarını kumaşa geçirip ayakta durmaya çalışırken, Komiser'in gözlerindeki kanın ısındığını, sopasını daha sıkı kavradığını gördü. Düşmanının atağını beklemekten başka umarı yoktu. Komiser sopayı bir kez daha savurunca canını pençesine takıp bu darbeyi atlattı. Biliyordu ki bu daha ilkti ve bir an önce toparlanıp peş peşe gelecek darbeleri atlatması gerekiyordu. Pençesinin birini kaldırıp birini koyarak ne kadar gücü kalmışsa tartıp bu zorlu kavganın en şiddetli yerine hazırlanıyordu. Kafasına yediği darbe ona yeni bir şey öğretmişti: Bu adam ona madem ki yaşama hakkı tanımayacaktı, onun aklının ermeyeceği ne kadar yeteneği varsa kuşanmalı, oyununa gelmemeliydi.

Dönerlerken Sinek yine dalışa geçti. Komiser yanağına vursa burnuna konuyor, burnuna vursa kulağına konuyor, onu kendine dövdürtüp delirtiyordu. Komiser anladı ki bu mendebur sinek Kedi'ye yardım ve yataklık yapıyordu ve suçu onunkinden de ağırdı. Önce onu ortadan kaldırmalıydı. Kalkanı kavrayıp atıldı. Odanın ortasında dört dönüp kalkanını rasgele savururken, Sinek duvarda Komiser'i izliyordu. Komiser durup onu aranırken, usulca kalkıp kulağına kondu. Komiser kalkanı kulağına öyle bir vurdu ki koltuğun üzerine yığılıp kaldı. Soluk soluğa, kulağının çınlamasıyla baş başaydı. Kedi bu boşluktan yararlanıp kapı koluna sıçradı, tırmalayıp tutunmak, kolu çevirmek istedi, başaramadı. Dönüp Komiser'e, kes artık şu kavgayı, bak, ikimiz de bittik der gibi baktı, baktı. Komiser, "Başka yolu yok bunun!" diye bağırdı. "Ya sen sağ çıkacaksın bu odadan, ya de ben!" Yerinden güçlükle kalktı. Kedi, kapıya en yakın koltuğun üzerine sıçradı. Komiser düşmanını kışkırtıp hataya düşürmek için kalkanı burnuna uzatıp uzatıp çekiyordu. Kedi bir kez daha refleksinin kurbanı olmamak için koltuğa sıkı sıkı tutunup kımıldamadan bekledi. "Öyle miii!" dedi Komiser. "Kendini kurnaz sanıyorsun demek. Ama senin gibi çok kurnazın oyununu bozdum ben."

Sopa inerken, sıçradı Kedi. Bir daha indi, yine sıçradı. Üç, dört, beş, altıncı darbeyi belinden alıp bir akordeon gibi büzüldü, gerildi, yeni bir darbe indirmeye hazırlanan Komiser'in sağ kulağına hatırı sayılır bir pençe vurup büfenin önündeki sehpaya sıçradı. Komiser kulağını tutup elindeki kanı görünce, "Kan!" diye bağırdı, "Kan! Bunun hesabını senden sormaz mıyım seni piç kurusu kedi seni! Leşini didik didik doğrayıp köpeklerin önüne atmaz mıyım!"

Kulağının kanı yüzüne bulaşınca badem bıyığı öfkeden titremeye başladı. Bu kez taktik falan dinlemeyip bütün gücüyle, ölümüne saldırdı düşmanına. Belini güçlükle tutan Kedi, sinirleri kopmuş olan düşmanının bilincini de dağıtmak için var gücüyle sıçrayıp bu saldırıları atlattı. Komiser, havada sekiz sayısı çizilerek yapılan ölüm vuruşunu denedi bu kez. Kedilerin kedi olduklarından bu yana en korktukları, buna karşı henüz bir savunma geliştiremedikleri en acımasız bir saldırı biçimiydi bu. Üç darbeden birini mutlaka yiyeceğini biliyordu. Savaşın en şiddetli, en ölümcül anı bu andı işte. Odanın içi mahşer yerine dönüşmüştü. Miyavlamalar, çığlıklar, devrilen eşyalar, kırılan camlar, aynalar... Birden her şey durdu... Çııın çın öten bir sessizlik... Komiser soluk soluğa, yüzü gözü kan içinde, koltuklardan birine çöküverdi. Onun karşısındaki koltuğa pusmuş, karnı balon gibi şişip şişip inen Kedi'nin kulağından ağzının kıyısına doğru ince bir kan süzülüyordu. Kavga şiddetlendikçe en muhtaç oldukları şeyin yaşamak olduğunu anladıkları içindi belki; belki birbirlerinin ölümüne sevda ölçüsünde göz koydukları içindi, bakışlarında bu kez bir acıma vardı.

Dinlenme süresini aralarındaki gizli bir hoşgörüyle kararlaştırmışlar gibi bir süre dinlendikten sonra kalkıp savaş düzenini yeniden aldılar. Ellerinde kalan gücü iyice tartıp en hesaplı harcamanın yollarını düşünerek, sendeleyerek dönüyorlardı. Kedinin kulakları muz kabuğu gibi solmuş, Komiser'in yüzü hurma gibi pelteleşmişti. Sinek, kıça parmak, enseye şaplak, Komiser'i zıvanadan çıkarıp kanlı kulağına konup konup kalkarken, savaşın anahtarını da eline geçirmiş gibiydi. Komiser onu havada tükürüğüyle avlamayı deneyince, tükürük lambaya yapışıp sünerek buz sarkıtı gibi oracıkta kalakaldı. Kedi, düşmanının sinirlerinin iyice laçkalaştığını görünce işi ağırdan almayı yeğledi. Kuyruğunu bir barış mendili gibi sallayıp kapıya doğru yürüdü ama, Komiser'in savaşı bırakmaya niyeti yoktu. Düşmanının gevşediğini görünce fırsatı kaçırmayıp sopayı sağlı sollu savurdu. Kedi bu darbeleri atlatırken pencereye yakın duruyordu; olur ya, darbelerden biri pencere camına rastlayabilirdi. Komiser bu kez kör vuruşunu deneyecekti. Sopayı doğrudan hedefe değil de hedefin sıçrayabileceği yerlere vuruyordu. Sağ, sol, sağ, sol, sağ, sol! Kedinin kafatasından tok bir ses çıkınca, "Feriştahını şaşırttım işte!" diye bağırdı. "Beyninin dağılmasına az kaldı güzelim, bekle!" Canhıraş bir miyavlamayla belinin üstüne düşen Kedi, kafasını yelpaze gibi sallayıp acıdan uğunduysa da fazla sürmedi bu, sıçrayıp ayaklarının üstünde durdu. Bacakları, iki yana açılmış, anne rahminden henüz düşmüş bir tayın bacakları gibi titriyordu. Bir ölümcül darbe daha yememek için olağanüstü bir çabayla sıçradıysa da kısa düşüp kalça kemiğini kurtaramadı. Düşmanının art ayaklarının çözüldüğünü, karnıyla sürünüp koltuğun üstüne güçlükle çıktığını gören Komiser'in mutluluğu yüzüne sığmıyordu. Kedi, koltuğun köşesine sokulmuş, postunu ucuza deldirmemek için gücünün son kırıntılarını toparlıyordu. Ayağa kalkmaya çalışıyor, düşüyor, kalkıp bir süre titreyerek duruyor, sonra yine düşüyordu. Sineğin kulağının çevresinde taciz uçuşlarını arttırdığını gören Komiser, Kedi'nin işinin büyük ölçüde bittiğine inandığı için yeniden Sineğe döndü. Sinek zikzaklar çizerek uçtuğu için sıçramaktan dizlerinin, kalkan sallamaktan kollarının gücü tükenmişti. Oturup biraz daha soluklandıktan sonra kalktı. Hep ışığa doğru yükselen Sineğe bu kez çıkıp sehpanın üstünde vuracaktı. Yorgunluktan titreyen eli hedefinin oyununa gelip lambayı parçalayınca, çekilen perdelerle ay ışığına bile yasaklanmış oda zifiri karanlığa gömüldü. Komiser inerken sehpayı da devirip yere yıkılınca durumun ürkütücülüğünü kavramaya başladı. Kediyi yanında, önünde, ensesinde, hatta burnunun ucunda duyumsayıp her an her yerden saldırabilecek denli yaralı olduğunu düşününce derin, karanlık bir gömütlüğün içinde olduğu duygusuna kapıldı. Elini kapının koluna atıp buradan bir an önce çıkmayı düşünüyordu ki Kedi'nin yürüyemeyecek denli yaralı olduğunu anımsayınca bu kararından vazgeçti. Son darbeyi indirip bu savaşı kazanmak varken, çıkıp ışığa kavuşmasının, yatağına girip erinçlikle uyumasının kavgacı kişiliğiyle bağdaşmayacağını düşündü. Sabah uyanınca içindeki nefret daha da azabilirdi. Sopayı Kedi'yi en son gördüğü yere körlemesine savurdu... Ne bir ses, ne de en küçük bir kıpırtı vardı. Karşısında kor gibi parlayan bir çift nokta gördü. Oraya yönelir yönelmez noktalar yön değiştirdiler. O döndükçe noktalar da dönüyorlardı. Birlikte soluk alıyor, birlikte duruyorlardı. Kulağına konan şey yine şu kahrolası sinek olmalıydı. Noktalara doğru sopayı rasgele savurunca, önce tok bir ses duyuldu, ardından mermi gibi fırlayan noktalar gırtlağına yapışıverdiler. Onları boğazından söküp atmaya çalıştıkça parlayıp tutuşuyor, gırtlağın hayatla olan bağını sıkıp koparmaya çalışıyorlardı. Komiser, ayaklarından başlayarak canının bedenini yavaş yavaş terk ettiğini duyumsadı. Önce dizlerini, sonra kollarını, göğsünü, gırtlağını terk edip, ağzından uçup gitti.

Seniha hanım kapıyı açınca diğer odaların ışığı sızdı içeri. İçerde olup bitenleri anlamaya çalışırken yerde yatan kocasını gördü. İri, kara bir sinek, kızıla boyanmış gırtlağına zinciri dar bir kolye gibi yapışmış, eline geçen fırsatı gönlünce değerlendiriyordu.

Kedi, cepheden dönen bir asker gibi topallaya topallaya gelip kadının ayaklarının dibine kadar sokuldu. Başını kaldırıp ona uzun uzun baktıktan sonra içli, derin, kederli bir miyavvv çekip dış kapıya doğru yürüdü. Sayfa Başı