|
|
Yazılar
Kedi... (Bekir Coşkun)>>
Bugün Sevgi Adına Ne Yaptın? (Necdet Şen) >>
Müzik Bize Kedilerin Hediyesi (Ayşe Arman) >>
Benim İlacım Kedim>>
Kadınların Kedi Tutkusu>>
Kediniz Söylediklerinizi Anlıyor mu? (Bülent Ovacık) >>
Kedi, Sinek ve Komiser (Zafer Doruk) >>
Kedi,
Sinek ve Komiser
Zafer Doruk
Emekli
komiser, "Senihaaa!" diye bağırdı yan odadan. "Şişleri
mangala atmadın mı daha, ne yapıyorsun orada iki saattir!"
Kadın, mangaldaki kömürün arasında
küçük bir ateş yaktıktan sonra iki bıçağın ağzını birbirine
sürtüp bilemeye başladı. Gözü aynaya ilişince, "Bu yaştan
sonra şu haline bak," dedi kendi kendine, "iki kız
büyütüp torun torba sahibi oldun, hâlâ kelleyle, bağırsakla,
ciğerle uğraşıyorsun. Ah, adam, ne diyeyim sana bilmem ki!
En güzel yıllarım ziyan olup gitti. Ne gençliğimde rahat ettim,
ne yaşlılığımda. Suç, suçlu, asayiş, disiplin konuşuldu hep
bu evde. İnsan Allah'tan korkar be! Bir emekli maaşına kalsa,
anlarım. Elli dönüm fıstık bahçesinin yıllık geliri, esnafa
verilen borçların faizi... Bu yaşıma geldim, al şu kötü yüzüğü
de parmağına tak hanım, demedi. Bırak onu, artık yaşlandın,
sana bir temizlikçi kadın tutalım, oturup biraz rahat et,
demedi. Aaah, ah! Diğer polis karılarını da görüyorum. Onların
kocaları buradan sıkıp buradan yalamıyorlar ki."
"Senihaaa, sağır mısın be kadın!"
"Mangalı yakmaya çalışıyorum bey!
Ciğeri doğrayacağım!"
Kolu yorulunca bıraktı bıçağın birini.
Dumandan sulanan gözlerini koluyla sildi. Başını dış kapıdan
uzatıp hole bir göz atan kedi, kulaklarını dikip bir süre
baktıktan sonra çevreyi kollayarak ağır, dikkatli adımlarla
kokunun çıktığı yere doğru ilerlemeye başladı. Kadını mangalın
başında görünce bir gölge gibi kıyıdan kıyıdan süzülüp onun
göremediği bir köşeye pustu. Kadının oradan uzaklaşmasını
bekliyor, arada bir de dışarıyı kolluyordu; çünkü bu kokuyu
duyan ondan güçlü bir kedi daha atak davranıp ganimeti kapabilirdi.
Ayrıca... Ya kadın mutfağa geçip ciğeri doğrarsa? Bunu düşünmek
bile istemiyordu. Diğer odalardan birine girse iş bitti demekti,
birkaç saniyelik zaman yeter de artardı bile. Bir tıkırtı
duyup dönünce vestiyerin arkasına giren farenin kuyruğunu
gördü. Yay gibi gerilip tam fırlayacak, durdu. Bir yanda her
zaman yakalayabileceği küçük bir fare, diğer yanda eline kolay
kolay geçmeyecek güzel bir ziyafet. Böyle bir fırsatı kaçıracak
kadar aptal olabilir miydi? Fareye boş verip bütün dikkatini
işine verdi.
Kadın, kartonun ucuyla közleri mangala
yayarken karton tutuştu. Maşa dururken... Maşayı almak için
merdiven sahanlığına çıkınca, Kedi, gerilip tek atlayışta
mutfak kapısının eşiğini buldu. Koyun ciğeri çekici kokusuyla,
göz alıcı kızıllığıyla mutfak tezgahının üstünde onu beklemekteydi,
ağzını çabuk tutmalıydı. Mutfak penceresi kapalı olduğuna
göre bir tek yol vardı: Kapı. Ciğeri ışınlayıp kadının ayakları
dibinden ok gibi fırladı. Kadın, tezgahın üstünde ciğerin
kanlı izini görüp, "Beey, gitti ciğer beey, yetiiiş!"
diye bir çığlık atınca, Komiser'den önce gözleri fırladı dışarı.
"Ne dedin sen!"
"Ciğer gitti bey, ciğer! Kedi
ciğeri kapıp kaçtı!"
Kadının telaşı ciğere yandığından değil,
korkudandı.
"Ben ne diyeyim sana kadın! Senin
yapacağın iş ancak bu kadar olur. Kırk yılın başında bir ciğer
sefası yapalım dedik, burnumuzdan getirdin!"
"Yeter bey, bağırma, gidip bir
tane daha alırım."
"Gider alırsın tabii, kazanıyorsun
ya! Ulan gidip en lüks lokantada yeseydim, bundan ucuza gelirdi
be! Para mı basıyorum ben burada?... Kimin kedisiydi?
"Ne bileyim bey, sokaktan geldi
galiba."
"Sokak kedisi ha, sokak kedisi!
Bu işin kedisi filan yok, terör terördür Komiser Haşmet. Eğer
bunun hesabını sormazsan, burnunu bu evden çıkarmaz o kedi.
Seniha, salona gir ve ışığı söndür. Sakın dışarı çıkayım deme!"
Buzdolabından bir parça et çıkarıp
oturma odasının ortasına bıraktı. Pencereleri kapatıp en küçük
bir deliği bile kağıtla, bezle tıkadıktan sonra ışığı söndürüp
kapıyı açık bırakarak çıktı. Damadının Amerikan pazarından
aldığı beyzbol sopasını sağ eline, büyük bir tencere kapağını
sol eline alıp merdiven sahanlığının bir köşesine pustu. "Tadını
aldın ya," dedi, "biliyorum, gelecek ve seninle
tanışma zevkini bana yaşatacaksın. Bu yaşa geldim, böyle bir
kazık yemedim kimseden, bravo doğrusu! Ama duuur, şimdi sıra
bende. Tatlı tatlı yemenin acı acı ossurması da var. Seni
anandan doğduğuna, kedi olarak dünyaya geldiğine bin pişman
etmezsem, kırk yıllık bıyığımı kesip öyle dolaşacağım ortalıkta."
Aradan kaç saat geçtiğinin ayrımında
değildi; üşüyor, uykusu geliyor, açlıktan kıvranıyordu ama,
kini onu ayakta tutabiliyordu. "Ya sabır Haşmet,"
diyordu, "ya sabır, mutlaka gelecek."
Dışarıda yağmur ufak ufak atıştırıyordu.
Kedi, ciğeri afiyetle yiyip üstüne de güzel bir uyku çektikten
sonra dolaşmaya çıktı. Kuşa, böceğe, köpeğe, kısmetini aramaya
çıkmış herkese deneyimli avcı pozlarında, bıyık altından keyiflice
gülümsüyordu. O günkü ciğer şölenini üstlenen evin mutfak
penceresi altından geçerken ışıkların sönük olduğunu gördü.
Kafasını dış kapıdan uzatıp... Mmm... Bu seferki az yağlı,
kırmızı et olmalıydı. Bu muhteşem kokuyu yakından duyma isteğinin
önüne geçemeyince yaklaşmaya başladı. Karnı toktu ama, buraya
kadar gelmişken en azından bir bakmalıydı. Kapının eşiğine
kadar ölçülü, ağır adımlarla süzülüp... İşte, oradaydı!..
Kuyruğunu tokluğun verdiği tembellikle, biraz da kararsızlıkla
sallamaya başladı. Baştan çıkarıcı parçaya burnunu uzun uzun
sürüp kokladı. Bir balık başı için kafasını yardıkları günü
anımsadı. Bunun değerini bilmeli, yarını da düşünmeliydi.
Kararını verip ete dişini geçirir geçirmez... Çat kapı! Çıt
ışık! Dönünce, Komiser'in kan yürümüş gözleriyle karşılaştı.
Bir elinde sopa, diğerinde tencere kapağı. Cam göbeği gözleri
irileşti. Olup biteni anlamak için devinince, Komiser de devindi.
Sağ vücut çalımını sağla, solunu solla karşıladı. Kıpırdamadan,
tetikte, birbirlerinin gözlerinin içine bakıyor, bir çemberin
içinde karşılıklı iki nokta gibi ağır ağır dönüp ilk saldırıyı
kimin yapacağını bekliyorlardı. Komiser sopayı indireceği
ânı kollarken, Kedi de bu saldırıyı nasıl atlatacağının hesabını
yapıyordu. O anda nereden çıktıysa, iri, kara bir sinek aralarına
girip zikzaklar çizerek dikkatlerini dağıtmaya çalıştı. Komiser,
rakibinin üstüne gitmek için can atıyor; Kedi, kapıyla pencerelere
yakın durmayı yeğliyor; Sinek, arada bir pikeler yaparak Komiser'in
kulağına, yanağına vurup tekrar ışığa kaçıyordu. Komiser kalkanıyla
Sineğin üstüne gitmek istiyorsa da asıl hedefini ürkütüp menzilden
çıkartacağı korkusuyla bundan vazgeçiyordu. Gözleri ışığın
altında birer kor parçasına dönüşen Kedi, ışıktan rahatsız
olan Komiser'in gözlerini daha çok yoruyordu. Komiser kalkanla
sopayı elinde tarttı, vuruş noktasını ayarladıktan sonra sağ
ayağını uzatıp uzatıp çekmeye başladı. Kedi, peş peşe gelen
ataklar karşısında hiç istifini bozmayıp bekliyordu. Yekinişlerinden
birinde sopayı bir savurdu Komiser, çekildi! Kedi eğer bunun
hesabını yapamayıp koltuktan atlamak yerine yukarı sıçrasaydı,
hızla savrulan sopa kafatasını çatlatabilirdi.
Gözleri birbirlerine mıhlanmış, dönüyorlardı.
Kedinin yerde olması, ışık gözlerini daha az etkilediğinden
Komiser'in işine geliyordu. Bu durumdan yararlanmak için sopayı
savurdu, Kedi sağda! Savurdu, solda! Sağ, sol, sağ, sol! Kedi,
soğukkanlılığının da yardımıyla koltuklardan birine sıçrayıverdi.
Sinek, taciz etmek için Komiser'in hücum anlarını kolluyordu.
Komiser denetimden çıkıp kalkanı öyle bir savuruyordu ki ona,
hızını alamayıp duvara bindirdiği de oluyordu. Sinek yine
ışık dansındaydı. Komiser ona dönünce bu boşluktan yararlanan
Kedi öbür koltuğa sıçradı. Komiser'in sinirleri gittikçe yıpranıyordu.
Kin, nefret, öfke, korku, şiddet, endişe iç içeydi gözlerinde.
Dönüyorlardı. Kedi'yi kalkanıyla kışkırtmayı denedi. Kalkanı
böğrüne böğrüne yiyen kedi, bir fahişe arsızlığı takındı,
tınmadı hiç. Komiser, "Nikahına soktuğumun kedisi!"
deyip sopayı öyle bir savurdu ki bir paket gibi savrulup pencerenin
camına çarptı. Bir, bir hamle daha, karşı pencerenin kıyısına
atladı.
Dönüyorlardı. Komiser, dağılan sinirlerini
yatıştırmayı, sabırlı, ölçülü davranması gerektiğini düşünürken,
Sinek, çaprazlama inip sol yanağına, tam şark çıbanının olduğu
yere vurup, vurduğu yerde müthiş bir yangı, bir kaşıntı bırakıp
kaçınca bu düşüncesini dondurdu. Kalkanını ışığa doğru savururken,
Sinek, büfenin camındaydı.
Komiser yeni bir taktik deneyecekti.
Kapıya doğru geri geri gidip bakışlarını Kedi'den ayırmadan
elini kapı koluna atınca... Kedi, koltuktan atlayıp kapıya
doğru bir-iki adım attı... Bir kapı ona ilk kez bir anne rahmi
kadar sıcak, sevecen, içten, onu doğurmaya hazır göründü.
Onca sopa yemesine, kaç kez ölümlere gidip gidip gelmesine
karşın hayatı ilk kez bu kadar, taa en baştan, iliklerine
kadar duydu. Bir inanabilseydi, içten miydi, değil miydi?
Zerre kadar bir parıltı görebilseydi bu gözlerde... Asla nankör
değildi; yüzünü, gözünü, elini, ayağını defalarca yalar, dizinin
dibinden ayrılmazdı, bir inanabilseydi... Başka da şansı yoktu.
Gözlerini Komiser'in gözlerinden ayırmadan kapıya doğru yaklaştı,
yaklaştı... Durdu. Gözlerinin ta içine kadar sokulup uzun
uzun araştırdı... Hayır, yoktu, zerre kadar dürüstlük yoktu.
Duydukları derin, uzak, kederli bir miyavlamaya dönüşüp hayatla
ölümün birleştiği yere savruldu. Ne kadar gücü varsa tartıp,
bedeninin sıçrama noktasını en inceden ayarlayıp bir mermi
gibi fırlayınca, sırtını kapıya veren Komiserin kalkanına
çarpıp düştü. Alttan savrulan sopanın kafatasından çıkardığı
tok sesin ardından fırıldak gibi birkaç tur döndükten sonra
divanın üzerine sıçradı. Tırnaklarını kumaşa geçirip ayakta
durmaya çalışırken, Komiser'in gözlerindeki kanın ısındığını,
sopasını daha sıkı kavradığını gördü. Düşmanının atağını beklemekten
başka umarı yoktu. Komiser sopayı bir kez daha savurunca canını
pençesine takıp bu darbeyi atlattı. Biliyordu ki bu daha ilkti
ve bir an önce toparlanıp peş peşe gelecek darbeleri atlatması
gerekiyordu. Pençesinin birini kaldırıp birini koyarak ne
kadar gücü kalmışsa tartıp bu zorlu kavganın en şiddetli yerine
hazırlanıyordu. Kafasına yediği darbe ona yeni bir şey öğretmişti:
Bu adam ona madem ki yaşama hakkı tanımayacaktı, onun aklının
ermeyeceği ne kadar yeteneği varsa kuşanmalı, oyununa gelmemeliydi.
Dönerlerken Sinek yine dalışa geçti.
Komiser yanağına vursa burnuna konuyor, burnuna vursa kulağına
konuyor, onu kendine dövdürtüp delirtiyordu. Komiser anladı
ki bu mendebur sinek Kedi'ye yardım ve yataklık yapıyordu
ve suçu onunkinden de ağırdı. Önce onu ortadan kaldırmalıydı.
Kalkanı kavrayıp atıldı. Odanın ortasında dört dönüp kalkanını
rasgele savururken, Sinek duvarda Komiser'i izliyordu. Komiser
durup onu aranırken, usulca kalkıp kulağına kondu. Komiser
kalkanı kulağına öyle bir vurdu ki koltuğun üzerine yığılıp
kaldı. Soluk soluğa, kulağının çınlamasıyla baş başaydı. Kedi
bu boşluktan yararlanıp kapı koluna sıçradı, tırmalayıp tutunmak,
kolu çevirmek istedi, başaramadı. Dönüp Komiser'e, kes artık
şu kavgayı, bak, ikimiz de bittik der gibi baktı, baktı. Komiser,
"Başka yolu yok bunun!" diye bağırdı. "Ya sen
sağ çıkacaksın bu odadan, ya de ben!" Yerinden güçlükle
kalktı. Kedi, kapıya en yakın koltuğun üzerine sıçradı. Komiser
düşmanını kışkırtıp hataya düşürmek için kalkanı burnuna uzatıp
uzatıp çekiyordu. Kedi bir kez daha refleksinin kurbanı olmamak
için koltuğa sıkı sıkı tutunup kımıldamadan bekledi. "Öyle
miii!" dedi Komiser. "Kendini kurnaz sanıyorsun
demek. Ama senin gibi çok kurnazın oyununu bozdum ben."
Sopa inerken, sıçradı Kedi. Bir daha
indi, yine sıçradı. Üç, dört, beş, altıncı darbeyi belinden
alıp bir akordeon gibi büzüldü, gerildi, yeni bir darbe indirmeye
hazırlanan Komiser'in sağ kulağına hatırı sayılır bir pençe
vurup büfenin önündeki sehpaya sıçradı. Komiser kulağını tutup
elindeki kanı görünce, "Kan!" diye bağırdı, "Kan!
Bunun hesabını senden sormaz mıyım seni piç kurusu kedi seni!
Leşini didik didik doğrayıp köpeklerin önüne atmaz mıyım!"
Kulağının kanı yüzüne bulaşınca badem
bıyığı öfkeden titremeye başladı. Bu kez taktik falan dinlemeyip
bütün gücüyle, ölümüne saldırdı düşmanına. Belini güçlükle
tutan Kedi, sinirleri kopmuş olan düşmanının bilincini de
dağıtmak için var gücüyle sıçrayıp bu saldırıları atlattı.
Komiser, havada sekiz sayısı çizilerek yapılan ölüm vuruşunu
denedi bu kez. Kedilerin kedi olduklarından bu yana en korktukları,
buna karşı henüz bir savunma geliştiremedikleri en acımasız
bir saldırı biçimiydi bu. Üç darbeden birini mutlaka yiyeceğini
biliyordu. Savaşın en şiddetli, en ölümcül anı bu andı işte.
Odanın içi mahşer yerine dönüşmüştü. Miyavlamalar, çığlıklar,
devrilen eşyalar, kırılan camlar, aynalar... Birden her şey
durdu... Çııın çın öten bir sessizlik... Komiser soluk soluğa,
yüzü gözü kan içinde, koltuklardan birine çöküverdi. Onun
karşısındaki koltuğa pusmuş, karnı balon gibi şişip şişip
inen Kedi'nin kulağından ağzının kıyısına doğru ince bir kan
süzülüyordu. Kavga şiddetlendikçe en muhtaç oldukları şeyin
yaşamak olduğunu anladıkları içindi belki; belki birbirlerinin
ölümüne sevda ölçüsünde göz koydukları içindi, bakışlarında
bu kez bir acıma vardı.
Dinlenme süresini aralarındaki gizli
bir hoşgörüyle kararlaştırmışlar gibi bir süre dinlendikten
sonra kalkıp savaş düzenini yeniden aldılar. Ellerinde kalan
gücü iyice tartıp en hesaplı harcamanın yollarını düşünerek,
sendeleyerek dönüyorlardı. Kedinin kulakları muz kabuğu gibi
solmuş, Komiser'in yüzü hurma gibi pelteleşmişti. Sinek, kıça
parmak, enseye şaplak, Komiser'i zıvanadan çıkarıp kanlı kulağına
konup konup kalkarken, savaşın anahtarını da eline geçirmiş
gibiydi. Komiser onu havada tükürüğüyle avlamayı deneyince,
tükürük lambaya yapışıp sünerek buz sarkıtı gibi oracıkta
kalakaldı. Kedi, düşmanının sinirlerinin iyice laçkalaştığını
görünce işi ağırdan almayı yeğledi. Kuyruğunu bir barış mendili
gibi sallayıp kapıya doğru yürüdü ama, Komiser'in savaşı bırakmaya
niyeti yoktu. Düşmanının gevşediğini görünce fırsatı kaçırmayıp
sopayı sağlı sollu savurdu. Kedi bu darbeleri atlatırken pencereye
yakın duruyordu; olur ya, darbelerden biri pencere camına
rastlayabilirdi. Komiser bu kez kör vuruşunu deneyecekti.
Sopayı doğrudan hedefe değil de hedefin sıçrayabileceği yerlere
vuruyordu. Sağ, sol, sağ, sol, sağ, sol! Kedinin kafatasından
tok bir ses çıkınca, "Feriştahını şaşırttım işte!"
diye bağırdı. "Beyninin dağılmasına az kaldı güzelim,
bekle!" Canhıraş bir miyavlamayla belinin üstüne düşen
Kedi, kafasını yelpaze gibi sallayıp acıdan uğunduysa da fazla
sürmedi bu, sıçrayıp ayaklarının üstünde durdu. Bacakları,
iki yana açılmış, anne rahminden henüz düşmüş bir tayın bacakları
gibi titriyordu. Bir ölümcül darbe daha yememek için olağanüstü
bir çabayla sıçradıysa da kısa düşüp kalça kemiğini kurtaramadı.
Düşmanının art ayaklarının çözüldüğünü, karnıyla sürünüp koltuğun
üstüne güçlükle çıktığını gören Komiser'in mutluluğu yüzüne
sığmıyordu. Kedi, koltuğun köşesine sokulmuş, postunu ucuza
deldirmemek için gücünün son kırıntılarını toparlıyordu. Ayağa
kalkmaya çalışıyor, düşüyor, kalkıp bir süre titreyerek duruyor,
sonra yine düşüyordu. Sineğin kulağının çevresinde taciz uçuşlarını
arttırdığını gören Komiser, Kedi'nin işinin büyük ölçüde bittiğine
inandığı için yeniden Sineğe döndü. Sinek zikzaklar çizerek
uçtuğu için sıçramaktan dizlerinin, kalkan sallamaktan kollarının
gücü tükenmişti. Oturup biraz daha soluklandıktan sonra kalktı.
Hep ışığa doğru yükselen Sineğe bu kez çıkıp sehpanın üstünde
vuracaktı. Yorgunluktan titreyen eli hedefinin oyununa gelip
lambayı parçalayınca, çekilen perdelerle ay ışığına bile yasaklanmış
oda zifiri karanlığa gömüldü. Komiser inerken sehpayı da devirip
yere yıkılınca durumun ürkütücülüğünü kavramaya başladı. Kediyi
yanında, önünde, ensesinde, hatta burnunun ucunda duyumsayıp
her an her yerden saldırabilecek denli yaralı olduğunu düşününce
derin, karanlık bir gömütlüğün içinde olduğu duygusuna kapıldı.
Elini kapının koluna atıp buradan bir an önce çıkmayı düşünüyordu
ki Kedi'nin yürüyemeyecek denli yaralı olduğunu anımsayınca
bu kararından vazgeçti. Son darbeyi indirip bu savaşı kazanmak
varken, çıkıp ışığa kavuşmasının, yatağına girip erinçlikle
uyumasının kavgacı kişiliğiyle bağdaşmayacağını düşündü. Sabah
uyanınca içindeki nefret daha da azabilirdi. Sopayı Kedi'yi
en son gördüğü yere körlemesine savurdu... Ne bir ses, ne
de en küçük bir kıpırtı vardı. Karşısında kor gibi parlayan
bir çift nokta gördü. Oraya yönelir yönelmez noktalar yön
değiştirdiler. O döndükçe noktalar da dönüyorlardı. Birlikte
soluk alıyor, birlikte duruyorlardı. Kulağına konan şey yine
şu kahrolası sinek olmalıydı. Noktalara doğru sopayı rasgele
savurunca, önce tok bir ses duyuldu, ardından mermi gibi fırlayan
noktalar gırtlağına yapışıverdiler. Onları boğazından söküp
atmaya çalıştıkça parlayıp tutuşuyor, gırtlağın hayatla olan
bağını sıkıp koparmaya çalışıyorlardı. Komiser, ayaklarından
başlayarak canının bedenini yavaş yavaş terk ettiğini duyumsadı.
Önce dizlerini, sonra kollarını, göğsünü, gırtlağını terk
edip, ağzından uçup gitti.
Seniha hanım kapıyı açınca diğer odaların
ışığı sızdı içeri. İçerde olup bitenleri anlamaya çalışırken
yerde yatan kocasını gördü. İri, kara bir sinek, kızıla boyanmış
gırtlağına zinciri dar bir kolye gibi yapışmış, eline geçen
fırsatı gönlünce değerlendiriyordu.
Kedi, cepheden dönen bir asker gibi
topallaya topallaya gelip kadının ayaklarının dibine kadar
sokuldu. Başını kaldırıp ona uzun uzun baktıktan sonra içli,
derin, kederli bir miyavvv çekip dış kapıya doğru yürüdü.
Sayfa
Başı
|