|
Bana
uçmayı öğret...
Çok
minik... Elime alınca incinmesinden korkuyorum. Kanatları
kısacık henüz. Gözleri üzüm gibi kapkara, etrafını çevreleyen
derisi de şiş mi şiş.
Nasıl
besleyeceğim onu? Ya incitirsem... Minicik gagasını aralayıp,
binbir özenle hazırladığım mamasını nasıl yedireceğim?
Yavru
serçe... Dünyayı keşfetmen için çok zaman vardı. Ne diye yuvandan
attın kendini? Hangi uygarlıktan- hangi ağaçtan düştün de
bana vardın?
Hava
sıcak; ama ya üşürse? Minicik kafasını, pembe derisine gömmeye
çalışması yok mu! Ya da yetişkin serçelerin o meşhur 'zıp
zıp'lı yürüyüşlerini yarım yamalak da olsa gerçekleştirmeye
çalışması ve suyu yudumladığınızda boğazınızdan gelen, o 'glup'
sesine benzer boğuk 'biik'leri...
Koyu
gözlerle bakıyor bana... Korkuyla bakıyor ya aslında; ama
insanoğluyum ne de olsa... Ne de olsa bakışlarından binbir
anlam çıkarmam gerekiyor. Kapkara gözler içinde dalıp gidiyorum;
platonik aşklarım, hüzünlerim geliyor aklıma ve dünyayla ilgili
bir sürü soru doluşuyor kafama. Yavru serçe 'bik' diyor; ben
yine doğaya hayran kalıyorum- bu sefer hüzünlerimden sıyrılıp...
Yıllar
yılı muhtaç hayvanları toplayıp bakmamdan mıdır nedir- bulduğum
ilk yavru serçeyi kaybedişimin üzerine döktüğüm göz yaşları
üzerinden yıllar geçti- bugün pek bir serinkanlıyım. Ölebilir
diyorum, sakin. Ruhum acıyor yine... Terkedilişlere dayanamıyorum.
Yavru
serçe... Yaşama sevincin varsa, biraz gayret et, büyü ve bana
da uçmayı öğret...
Sayfa başı
|