|
|
 |
|
|
Penceremin
arkasındaki cin
Geceleri yatarken, perdeleri, aralık
kalmış tam kapanmamış çekmeceleri, dolap kapılarını kapatanlardanım.
Karanlıktan ve getirebileceklerinden korkuyorum, derdim bu.
Elbise dolabının kapağı, dolabın içinde fazla sıkışmış ve
tıkılmış bir giysiden kapanmamışsa, aradan incecik siyah bir
çizgi süzülüyorsa; eyvah! Kapatmalıyım. Ya uykumun arasında
gözlerimi açarsam ve o ip ince siyah aralıktan bana bakan
keskin ve korkunç gözlerle karşılaşırsam? Ya da pencereden
bana bakan bir hayalet, cin, cadı v.s. ile karşılaşırsam?
Nasıl yer karolarının arasındaki çizgilere basmadan yürümeye
çalışanlardan, merdivenleri ikişer ikişer çıkıp, üçer üçer
inmeye çalışanlardansınız; işte ben de geceleri perdeleri
ve dolap kapılarını kapatmadan uyuyamayan takıntılılardanım.
Arkadaşımın arkadaşının kuzeninin kızının başına gelen inli
cinli hikayelerden sıkılmıştım. Çay içmeye gelen teyzenin
o anda trafik kazasında öldüğünü işiten, meğer çay içen kişinin
cin olduğunu son anda farkeden, mezarlıkta otostop çeken bir
kızı arabasına alıp, kızı evine götüren; fakat o evde öyle
bir kızın şu an oturmadığını, yıllar önce bir trafik kazasında
öldüğünü öğrenen ve bu hikayeleri hiç bir zaman bunları yaşayan
kahramanımızdan duyamayan sizler de sıkılmışsınızdır eminim.
Ben Saadettin Teksoy: "Sokarım!"ın anlattığı, mor ve kırmızı
ışık altında canlandırma yaptığı, fona çığlık seslerini verdiği
programlardan da korkar olmuştum. Gece lâmbam, onun rast geldiğim
her bir programından sonra renk değiştirdi. Ve bir gün bu
saçma sapan korkulardan kurtulmak için kolları sıvadım. İlk
adım neydi? Korkunun üzerine gitmek. Korkum somut olsa gideceğim;
lâkin in cin yok ortada. Hadi gördüm diyelim, yumruk mu atacağım
şeklini şemailini bilmediğim kafasına?
(Şimdiki zaman kipiyle, olay anını canlı canlı yaşatayım sizlere)
Perde. Perde açık uyuyacağım. Yatağım pencere kenarında. Sırtımı
pencereye dönüyorum. Karşımdaki elbise dolabını seyrediyorum.
Hiç bir şey yokmuş, ohh be! Gözkapaklarım ağırlaşıyor. O da
ne? Muhtemelen yanlış gördüm, göz yanılması olsa gerek. Dolaba
bir gölge düştü sanki. Hareket eden bir şeyin gölgesi! Kendimi
inandırmaya çalışıyorum yanlış gördüğüme. O da nesi? Gölge
büyüyor. Hem de şekilli bir gölge bu. Hareket ediyor. Bir
gövde. Tam arkamda olmalı. Pencerenin dibine kadar geldi.
Yedinci katta oturmanın da bir faydası yokmuş meğer. Hem zaten
doğaüstü güçlere sahip bir yaratıktan söz etmiyor muyum ben?
Onun için yedinci kata çıkmak da neymiş? Peki ya camı kırarsa?
Ölü taklidi mi yapmalı? Gözlerimi sımsıkı kapayayım. Hayır
olmayacak. Yorganı tembel hayvan kadar yavaşça çekiyorum burnuma
kadar. Gözlerim faltaşı gibi açık. Bağırsam mı acaba? Bağırırsam
ya üzerime gelirse? Boğuk bir ses! Duygularım karmakarışık.
Ahh, hep anlatırlardı da inanmazdım o korkunç hikayelere!
En fazla etkilenirdim; ama gerçek hayatta böyle şeylerin olamayacağına
inanarak. Arkamdaki yaratıktan kurtulursam, off neler anlatacığım
millete. Üstelik bu gerçeği birinci tekil kişinin, olayı bizzat
yaşayan kişinin ağzından dinleyecekler. Destanlaştırılmış
bir şekilde. Abartarak. İnanamıyorum, arkamdaki cin, cadı
veya hayalet sesler çıkarıyor. Neydi? Göz göze gelmemek ve
adımı seslenirse cevap vermemek gerekiyordu. Bakmayayım. Dua
edeyim! 3 kere "Besleme"-aman dilim dolandı- "Besmele" çekince
gidiyordu galiba. Besmele bir, Besmele iki, Besmele üç. Gitmedi!
Şimdi sırtüstü yatıyorum, tavana bakıyorum. Gölgenin devamı
tavana uzanıyor, hareket halinde. Kulaklarım yorganın altında,
boğuk sesleri (kimbilir belki çığlık?) net duyamıyorum. Artık
neden sonra pencereye dönüyorum da o çakmak gibi parıl parıl
gözlerle bana bakan cadıyı görüyorum. Beni alacak. Yaşamak
her şeye rağmen güzeldi. Hem de çok! Kendime yakışacak, muhteşem
bir ölüm mü olacak şimdi bu? Ne diyor anlayamıyorum: "Mooov?"
Gözlerimi iyice açıp, yataktan kaykılıp pencereye yapışıyorum.
Yahu bu benim sevgili kedim Panta! Tabii diyorum ellerimi
alnıma götürerek, tuvaletini yapması için balkona bırakmıştım
ve sonra içeriye almayı unutmuşum! Zavallı Panta odama bakan
pencerenin pervazına sıçramış, iki saattir dibimde bağırıp
duruyor. Ohh be! Dünya varmış hakikaten. Pencereyi itiyorum,
mis gibi soğuk bahar rüzgarı doluyor odama. Alnımdaki, boynumdaki
terler soğuyor. Kedim büyük bir umursamazlıkla ve biraz da
kızgınlıkla içeriye atıyor kendini. Onun olduğuna şükrediyorum
ve normalde yapmayacağım bir şekilde gece kalkıp ona bir güzel
yemek hazırlıyorum.
Tüm bunlardan sonra epeyce bir uyku çekmişim. Tabii perdeler
çekilmiş, dolap kapıları iyice kapanmış bir halde. Dolap kapılarını
da kapalı tutmakta fayda var, kimbilir belki sizin de kediniz
uyumak üzere girdiği dolabınızdan gecenin karanlığında parlak
gözleriyle size böyle bir oyun oynayabilir!
(Keditör'ün bu yazısı www.derkenar.com
'da yayınlanmıştır.)
Sayfa başı
|