|
|
Yurtsuzlar
Soğuktu hava. Griydi bulutlar,
gökyüzünü kucaklıyordu. Ağaçlar boynunu bükmüştü, kar taneleri
dansederek yuvarlanıyordu.
"Lanet
olası kış!" diye bağırdı kadın, pişirmekte olduğu patateslerin
tenceresini yere devirmesiyle birlikte . Karnına şimşek gibi
bir ağrı saplandı, saman çatılı evden içeri sızan rüzgar tüm
soğukluğuyla sardı bedenini. Sahi olmuş muydu, vakit geçmiş
miydi o kadar... Vücudunun içinde taşıdığı can, yoksa böyle
berbat bir günde ve böyle berbat bir evde mi dünyaya gelecekti.
"Hayır" dedi , kadın inleyerek. Kendi itirazlarına
karşın; gaz ocağında, patatesleri bir yana bırakıp, tencereyi
kovadaki suyla doldurdu, ateşi açtı. Yüzünde boncuk boncuk
terler parlıyordu.
Bir
kaç dakika sonra kaynamış suya gerek bile kalmadan - ki ocaktan
tencereyi kaldıracak gücü bile yoktu- kendini yere attı. Gök
gürültüleri arasında inlemeler, ağlamalar birbirini kovaladı.
Gök gürültüsünün sesi ne zaman durdu; işte o zaman bir bebeğin
ağlama sesi küçük evi doldurdu. Umut koydu anası bebeğin adını.
Cahillik ve saflığıyla birlikte, durdu- düşündü; "Umudum
olursun belki" dedi. Oysa anası, o anda onun umudunun
olamayacağını, onu bir çocuk evinin kapısına ertesi gün bırakacağını
hiç düşünmüyordu...
Umut
doğduktan on yıl sonra, berbat bir kış akşamı bir sokak kedisi
ağladı balkon altında. Tıpkı Umut'un anası gibi soğuk yeri
hissetti bedeninde. Karnı gerilmiş, en az üç can dışarı çıkmak
için çırpınıyordu. Bir yavrusu oldu ilkin... onu yaladı, temizledi,
sonra iki oldu, sonra üç. Hepsini tek tek temizledikten sonra,
emzirdi onları. Hepsi uyuduktan sonra, soğuktan donmasınlar
diye, üzerlerine yattı.
Aynı
gece bir sokak köpeği uludu acıyla. O da en az Umut'un annesi
ve kedi kadar şanssızdı. Belki de daha şanssız; çünkü koca
gövdesinin sığabileceği ne bir balkon altı vardı ne de kendisini
kabul ettirebileceği bir ev. Kızıl postu karla kaplandı, onu
o sırada görseler, ağlıyor sanırlardı. Sürmeli gözleri, yavrularını
doğurabileceği bir yer arıyordu; bir umut... Yaşlı ve kel
ağacın kavuğuna yerleşti. Gözleri parladı, dört yavru doğurdu.
Hepsini tek tek temizledi, üşümesinler diye hepsinin üzerine
yattı.
Umut
sevmiyordu ki, tüm bunları. O herkes kadar da olsa, kendine
göre en çok ilgiye, sevgiye ve şefkate muhtaç olandı. Anne
diye bir kavram var mıydı onun hayatında, ya da baba diye?
Önemli günlerde bir takım insanlar gelirdi, Çocuk Bakım Evi'ne.
O da herkes gibi ellerindeki torbalara bakardı gelenlerin.
Kimi zaman bir peluş ayıcık çıkardı onun şansına, kimi zaman
bir beden büyük kazak. O her zaman Bekir'in oyuncak tabancasına
bakardı. Her zaman Bekir'le kavga ederdi, o tabanca uğruna.
Büyük adam olacaktı o. Silah düşmeyecekti elinden, kötülere
ateş edecekti. Peluş ayıcığıyla yetinemedi... Geçimsiz bir
çocuktu Umut. Sevgiye ihtiyacı olduğunu bir ayıp gibi saklarken,
bu konudaki utancını saldırganlığıyla gösteriyordu.
O
gün doğan kedilerden biri - en küçük olanı- ertesi sabaha
çıkmadı. Bir diğeri ise besinsizlikten öldü. Son yavru, -tekir
olanı-, iki ay sonra anasından ayrıldı. Bakkal sahiplerinin,
işyerlerinin önündeki adamların ayaklarına sürtünmeye çalıştı.
Kalçasına yediği şiddetli tekmeleri de önemsemiyordu pek.
Bunu iki yıl boyunca değiştirmediği alışkanlığından anlamak
pek kolaydı.
Yavru
köpeklerden ise ikisi öldü o gece soğuktan. Bir zaman sonra,
çocuklar da en güzel olanı kucaklarına alıp götürdüler, anaları
yuvada yokken. Anaları yuvada yokken, -yavrularına yiyecek
ararken- boynunda bir acı hissetti. Boynuna ip gibi bir şey
geçirmişlerdi. İki insan tutuyordu, o ipin ucundaki sopayı.
Anne ağladı, bağırdı var gücüyle. Yavrularının olduğunu nasıl
anlatabilirdi insanoğluna. Bir ara nefessiz kaldı, sonra kendini
başka köpeklerin de bulunduğu kamyonetin karanlık, nem kokulu
kasasında buldu. O zaman beş aylık kadar vardı sarı yavru.
Akşama kadar kardeşlerinin ve annesinin gelmesini bekledi
dar kovukta.
*
Bir
akşam, Umut kaçtı yuvadan. Sokaklarla tanıştı, tinercilerle
tiner çekti. Yeni arkadaşları öğretti hırsızlığı ona. Daha
ilk hırsızlık denemesinin ardından ve de daha sonraları karakolda,
silahlı adamların yanında buldu kendini. Diğer arkadaşları
gibi yalvardı o siyah üniformalı adamlara;"Ağebey bırak
beni, bi daha yok valla..."
Çocuk
evindekiler onun eksikliğini hissetmediler pek. Umut, acıkınca
geldi ve karnı doyunca girdiği gibi hayalet gibi süzülüp gitti.
Bankamatikler, bir de parklardaki banklar olmuştu yatağı.
On iki yaşında mıydı... O doğduğu günü bilmiyordu ki, bilsin
bugün doğumgünü olduğunu. Bir beden büyük gelen kazağı vardı
üstünde. Tinerci arkadaşlarını istemiyordu artık; çünkü o
soymak ve dövülmek istemiyordu; büyük adam olacaktı o. Büyük
adam... Bankın üstünde yatmak istemiyordu daha fazla.
Sallana
sallana vardı çocuk evine. İçeriye girmeye cesaret edemedi
önce. Kapının eşiğine oturdu, soğuktu hava. Bacaklarını birleştirdi,
çömeldi, dirseklerini dizlerinin üstüne dayadı.
Çöp
tenekesinden aynı anda tekir bir kedi sıçradı. İki yıl önce
doğan kedilerden biriydi ve bugün doğumgünüydü, ne bilsin
doğumgünü olduğunu. Sıska, çirkin birşeydi. Kedi olmasına
mı vermeli, pek neşeli görünüyordu, sıçraya sıçraya, parmak
uçlarında yürüyordu. Bir dama çıktı, aşağıda biri oturuyordu,
sessizce yanına yaklaştı o karanlık gölgenin. O kadar sessizdi
ki etraf, çocuk arkasındaki kedinin parlak gözlerinin kendisine
dikildiğinin farkında bile değildi. "Mıırk miyav maov"
dedi kedi. Çocuk öyle tiz bir çığlık attı ki, korkudan yüreği
ağzına geldi. Kedi de, çocuğun çığlığıyla birlikte, şaşkınlık
ve korkusundan yerinden sıçradı. Çocuk kediyi görünce "Kediymiş.."
diyebildi kahkahaları arasında. Kedi de ağzını açarak, beyaz
dişlerinin arasından sırıttı. Çocuk kendinin gülmesine pek
şaşırdı. Kedi, çocuğun kendisine söylediği "kediymiş..
sadece" gibilerinden lafını, bir hakaret olarak algılasa
da, duymamazlıktan geldi. Sanki kırk yıldan beri adetiymiş
gibi çocuğun kucağına şıp diye oturuverdi.
Gökyüzünde
ay vardı ve kediden yükselen mutluluk nağmeleri Umut'un yüreğinde
hiç duymadığı bir duyguya yer açtı. "Mutluluk" olabilir
mi acaba diye düşündü. Kedi, Umut'un parmaklarını yaladığında
Umut aradığı sorunun yanıtını buldu; "Sevgi"ydi
bu. Kedi ona sevgi gösteriyordu. Umut, bir anda gökyüzünün
güzelliğinin farkına vardı, tüm yıldızlar ona göz kırptı.
Sarı
köpek de, diğer köpeklerin sürüsüne katıldı. Çok geçmeden
hırlamayı, havlamayı, sokak ortasında bulduğu her eti yememeyi
öğrendi. Çok kısa bir süre sonra öğreneceği bir şey daha vardı;
Her insana -hatta hiçbir insana güvenmemek gerektiği.
Bir
grup adam, sarı köpeğe seslendi. Sarı köpek merakla kulaklarını
dikti. Adamların elindekiler yoksa yiyecek bir şey miydi?
Sarı köpek kuyruğunu sevinçle salladı. Adamların yanına yaklaşıp,
telaşla ellerini yalamaya başladı. Birden adamlardan biri
köpeği ensesinden sıkıca kavradı. Köpek acıyla uludu. Diğerleri
bir bez parçası çıkardılar. Köpek anlayamadı, kuyruğuna mı
doluyorlardı yoksa o bezi, ona ne yapacaklardı? Burnuna kötü
bir koku geldi, Umut'la olsaydı Umut'un arkadaşlarından çok
duyacağı bir kokuydu bu. Birden alev parladı. Boynundaki acıyı
unuttu, kuyruğunun acısıyla sarsıldı. Şuana kadar hiç hissetmediği
bir acıydı bu. Alev topu gördü arkasında. Adamların elinden
kurtulup, hızla koşmaya başladı; ama ne alev topu ne de kuyruğunun
acısı onu bırakmıyordu.
*
O anda bir çığlık yükseldi, daha çok inlemeyi andırıyordu
bu çığlık. Sarı bir köpek, kuyruğunu tısmış deli gibi çocuk
ve kediye doğru koşuyordu. Üzerlerine doğru koşmakta olan
köpeği gören kedi, telaşla dama sıçradı. Köpek karlara attı
kendini, nefes nefese solumaya başladı. Çocuk ise korktu ilkin.
Köpeğin kömürleşmiş, yarısı gitmiş kuyruğuna baktı. Titreyen
elini uzattı köpeğin başına doğru, kafasını okşadı. Köpeğin
gözleri öyle iri ve karaydı ki, ay ışığıyla birlikte çocuk,
köpeğin gözlerinde kendi gözlerini gördü. Ne yapacağını bilemeden
karlar, buzlar attı kuyruğun üstüne. Köpeğin gözlerinde teşekkürü
okudu.
Sarı
köpek ise acısıyla birlikte şaşkındı. Az önce ona bu acıyı
çektirenlerinde insan, şimdi kafasını okşayan elinde insan
olduğuna şaşkındı. Belki küçük insan diye düşünebildi, küçük
insanlar daha mı iyi oluyordu yoksa?
Hava öyle soğuktu ve bu üçlü öylesine üşüyorlardı ki, her
biri çareyi barış krallığı ilan etmekte buldu. Kedi korkusuzca
damdan indi, köpeğe selam verdi, gayet rahat bir şekilde çocuğun
kucağına yerleşti. Çocuk, ertesi gece Çocuk Evi'ne tekrar
döneceğine kendi kendine söz verdi; ama bu geceyi mutlaka
dostlarıya geçirecekti. Üç beden birbirlerine sokuştular.
Sıcacık bir dalga geçti aralarında.
Dolunay
tüm ihtişamıyla göğü süslüyordu. Çocuk, kedi ve köpek ne kadar
mutlu olduklarını düşündüler o anda. Umut'un başı boynuna
düştü, tebessüm etti ve uyumaya başladığında, çok küçükken
ona anlattıkları bir öyküyü anımsadı; yutkundu, "Bremen
Mızıkacıları gibi.." diye mırıldandı.
Umut, sarı köpek ve tekir kediyle uyandığında, çektiği sıcak
uykunun huzuruyla esnedi. Kedi sabah mırıltıları eşliğinde
gerindi. Umut, en az kedi ve köpek kadar acıkmıştı. Günlerdir
doğru dürüst bir şey yemediğini farkettiğinde, kediyle köpek
de aynı düşünceyle boğuşuyordu.
Umut,
gizlice Çocuk Bakım Evi'nden taşıdığı yemekleri dostlarına
sundu. Kediyle, köpeğin iştahına şaşırdıkça, daha çok yemek
taşımaya başladı.
Kendisini
iyi hissetmediği zamanlarda yanında bulunabilecek kimselerin
olması -dostların olması- Umut'un yalnızlığına zincir vuruyor
ve Umut'un kendini iyi hissetmesine neden oluyordu. Umut Bakım
Evi'ndeki çocuklarla konuşmaya başladı birgün. Sonra, okula
gitmeyi kabul etti. Okula gitmek için "dostlarını kapıdan
kovmama" şartını, görevlilere iletti. Tineri bırakmıştı,
artık yalpalayarak yürümüyordu, o pis koku kesilmişti; sarı
köpeğin hiç sevmediği koku. Sigarasını da azalttı.
Yine
önemli günlerden birinde, Çocuk Bakım Evi'ne gelenleri merakla
süzdü Umut. O büyük market torbalarına baktı. Sonra televizyondan
gördüğü kişilerle karşılaştı. Televizyonda görüp de ilgisini
hiç çekmeyen kişiler, birden Umut'un ilgi odağı oldu. Belli
etmese de onlarla konuşmak istiyor, diğer çocuklar gibi imza
da almak istiyordu. Sonra aldı imza, o şarkı söyleyen adamdan.
Zorlukla yazısını da okudu; "Umut'a sevgilerle..."
Kucağına bir torba geldi. Umut torbanın içindeki paketi kavradı.
Yüreği çıkacak gibiydi, o paketin içinden çıkanın Bekir'in
tabancasından daha da büyük olanı olmasını nasıl istiyordu.
Paketin kabı o kadar özenle sarılmıştı ki, Umut'un gönlü bu
güzelliği elleriyle parçalamasına razı olmadı. Pembe fiyongu
özenle açtı, bantları tek tek söktü. Dizlerine iki parça eşya
düştü. Okumayı yeni öğrenmiş olmanın verdiği heyecanla iki
parçadan biri olan büyük defterin üzerindeki yazıyı okumaya
çalıştı; "hes-sim def-tar-i" - "resim defteri!"
. Diğer parçaya çevirdi kafasını; "pas-del bo-ya"
- "pastel boya!" . Koltuğa üzüntüyle attı kendini.
Bekir'inkinden büyük ve daha siyah olan tabancası neredeydi?
Gözleri doldu. Gözyaşlarının yanağından süzülmesine izin vereceği
sırada, üzerine eğilen kafanın gölgesiyle irkildi. Kel kafalı,
minik gözlük camları olan, sakalları gelişigüzel kesilmiş
bir adamdı bu; "N'oldu delikanlı, hediyeni beğendin mi?"
Umut'un boğazına tıkandı sözcükler; "ben bunu istemiyorum"
diye bağırmak geldi içinden, sustu. Adam, resim defterini
kucağına aldı, boya kutusunun kapağını açtı. Umut, kendi hediyelerini
beğenmemiş olsa da, sahiplenme duygusuyla, sinirle titredi.
Bu adam kim oluyordu da ondan izinsiz, eşyalarını elliyordu!
Umut yine sustu; kendi kendisiyle konuşamayacak kadar mutsuzdu;
hayal kırıklığına uğramıştı. Biran önce dostlarının yanına
koşma isteğiyle irkildi. Adam, defteri kendine yaklaştırdı,
bir boya aldı eline. Umut, merakla deftere bakacaktı; ama
bunu yaparsa, az önce yaptıklarıyla alakası olmayan hareketleriyle
mağdur olacaktı. Gözleriyle takip etti adamın ellerini. Adam,
ona bakıyordu. Bir şeyler karalıyor ve tekrar Umut'a bakıyordu.
Umut, adamın gözleriyle göz göze geldiğinde utanıyor, dudak
bükerek kafasını yere indiriyordu. Ne kadar zaman geçti öyle
bilmiyordu Umut. Hatta uyudu koltukta. Adam gözlüklerini burnunun
üzerine indirerek; "Bitti delikanlı. Bak bakalım beğenecek
misin?" dedi, tek eliyle gözlüğünü düzelterek. Umut bakmadı
resim defterine. Kafasını çevirdi. Adam hırkasını ve kabanını
üzerine geçirdikten sonra; "Peki n'apalım? Ben gidiyorum.
Sen nasıl olsa bakacaksın ardımdan. Yarın fikirlerini söylersin
bana..." dedi, elleriyle Umut'un kafasını hızlıca okşadı
ve gitti. Umut, adamın dediklerini tıpatıp gerçekleştirdi.
Hemen resim defterini çekti önüne. Öyle şaşırdı ki resmi gördüğünde!
Beyaz kağıt üzerinden kendine bakıyordu. Adamın bunu nasıl
yaptığına şaşırarak, heyecanla herkese koştu ve resim defterini
gösterdi. Dostlarının yanına vardığında, resimle pek ilgilenmediklerini
görünce önce biraz bozulur gibi oldu; ama sonra boşverdi,
onlara sarıldı. Tekir, kucağının orta yerine yerleşti hemen.
Kontes ise ( Umut sarı köpeğe Kontes adını vermişti, filmlerde
hep bu adı duyardı ) hızını alamadan Umut'un yüzünü yalamaya
başladı.
Umut
o gece resim defteriyle yattı desem yeridir. Karanlık gözlerinde
beyaz noktalar oluşuncaya dek tekrar tekrar baktı resme- resmine.
Ertesi gün, adamın geleceğini bildiğinden, konuk odasına indi
resim defteri ve pastel boyalarıyla birlikte. Dakikalar, saatler
birbirini kovaladı. Kapının her açılış sesinde heyecanla yerinden
zıpladı; ama gözlüklü adamı bulamadı gözleri. Gözleri doldu
yine. Kontes'le Tekir'in yanına gitti. Tekir yoktu bahçede.
Kontes'le yürüdü, koştu, oynadı. Akşam evine geldiğinde (Çocuk
Bakım Evi değil miydi onun evi?) resme tekrar gözattı. Kendi
görüntüsüne iyi geceler diledi ve yattı. Ertesi sabah elinde
resim defteri ve boyalarıyla bahçeye indi. Çimlerin üzerinde
Tekir uyumaktaydı. Tekir'in renklerine baktı, güzelliğine
baktı; daha önce hiç bu kadar dikkatli bakmamıştı ona. Sonra
çimlere baktı. Yeşil, yemyeşil çimler kucaklıyordu her tarafı.
Tekir'in çimlerin üzerinde oluşturduğu tabloya baktı, dudaklarından
kelimeler döküldü; "Resim gibi..." Kendi tepkisine
gülümsedi, etrafa baktı, tekrar "Resim gibi..."
dedi. İşte bunları söyledikten hemen sonra- ne zaman boya
kutusunu açtığının farkında bile olmadığı sırada- gri boyayı
aldı eline. Çizdi, boyadı. Sonra turuncu aldı eline, sonra
siyah ve en son yeşil. Tekir'in şeklini bozmadan uyumasına
sevindi, şansı iyi gidiyordu. Tıpkı adamın, Umut'un karşısında-
Umut'un resmini yaparken gelen uykusuna şaştığı gibi, kedinin
de aynı şekilde uykusuna şaşırdı. Deftere baktı; "Yemyeşil
çimler üzerinde, uyuyan tekir kedi- dostum Tekir" dedi.
Gülümsedi, bir süre önce bu defterin sayfası bomboştu.
Tekir'in
boynunun altını okşamaya başladığı sırada, Çocuk Evi'nden
öğretmeninin kendisine seslendiğini duydu. Resim defterini
ve boyalarını da kapıp fırladı yerinden. Öğretmeni, koltukta
oturan adamı- resim yapan adamı gözleriyle işaret etti. Umut
'un içi mutlulukla doldu. Nasıl bir duyguydu bu; içinde sanki
kelebekler uçuyordu. Adamın yanına koşar adımlarla vardı.
Adam, "Naber delikanlı" dedi, dürbünü anımsatan
gözlük camlarının ardından. "İyi" dedi Umut. "Nasıl
beğendin mi?" "Be-e-en beğendim. Hem de çok beğendim"
Adam aldığı cevabın kendinde yarattığı olumlu etki üzerine
gülümsedi; "Çok sevindim, peki sen bir şeyler yapabildin
mi?" Umut'un yüzü kıpkırmızı oldu, telaşla resim defterini
arkasına sakladı. Adam, Umut'un elinden defteri nazikçe aldı.
Gözlüklerini düzelterek, resmi incelemeye başladı. Uzun bir
süre hiç konuşmadı, gözlerini resimden ayırmadan. Koltuğundan
doğrularak, "Bunu sen mi yaptın?" diye sordu, yine
sakin bir tavırla. Umut kafasıyla, adamın cevabını onayladı.
"Sen" dedi adam öksürerek, "Sen bir dahi olacaksın"
dedi. Çocuk kızardı.
...
Umut o günden sonra durmadan resim yaptı. Bir yere yetişecek
gibi hissediyordu kendini. Günler çok kısaydı, yapması gereken
okul ödevleri ve en önemlisi resimleri vardı. Umut sadece
Tekir'le Kontes'in resimlerini yaptı; Uyurlarken, birbirlerine
sokulmuş uyurken, otururken... Kontes başarılı bir model değildi.
Hareket halinde olduğundan, Umut onun resimlerini daha çok
uyku halindeyken yapıyordu.
Resim
defteri arkalı önlü doldu Umut'un. Adam ona bir defter daha
getirdi, sonra bir defter daha, sonra bir defter daha...
Umut
on yedi yaşına gelmişti. Dostları yaşlanmış, Kontes'in sağ
gözü iyi göremez olmuştu. Tekir ise karnı tok, sırtı pek iyice
hareketsizleşmeye başlamıştı.
Gizemli
adam - Bilge Bey- , Umut'u ziyaret etmeye, onun resim çalışmaları
hakkında onu bilgilendirmeye ve yeni kitaplarla birlikte gelmeye
devam ediyordu. Umut'un hayatının değişeceği gün de, aynı
şekilde geldi adam; "Gel benimle" dedi.
Umut
X Sanat Okulu'un görkemli bahçesinde buldu kendini. Kültür&Sanat
Dergileri'nde gördüğü, isimlerini duyduğu profosörlerle tek
tek tanıştı. Okul'un yurduna yerleşti. Artık Tekir ve Kontes'le
geçireceği zaman artmıştı. Umut'un resimlerinin ününü duyanlar,
en az Umut kadar, resimlerinin vazgeçilmez unsurları olan
dostlarını da görmek istiyorlardı.
Amerika'da
katılacağı konferans için dostlarını güvenle okul içindeki
arkadaşlarına, öğretmenlerine emanet etti. Bilge Irmak da
onunla geliyordu. Konferanstaki ingilizce konuşmasının, verdiği
mesajların ardından dakikalarca ayakta alkışlandı. 21 yaşında
hiçbir genç kendini bu kadar geliştirmiş olamazdı.
Geri
döndüğünde, Kontes'i hasta buldu. Kontes kesik kesik ağlıyordu.
Umut'un onu ilk gördüğü zamandan beri (12 yaşındaydı) 11 yıl
geçmişti ve şimdi ne Kontes'in ne de Tekir'in ilk zamanlardaki
dinçliklerinden eser yoktu. Kontes ağladıkça Umut ağladı,
Tekir ağladı. Umut gençleştikçe ( yapacakları arttıkça, bir
mevkie yükseldikçe), dostları yaşlanıyordu.
Gözleri
açıktı hayattan ayrıldığında Kontes'in. Umut Kontes'in o kara
gözlerinde, tıpkı 11 yıl öncesindeki gibi kendi gözlerini
gördü. Gökyüzünde ay vardı ve yıldızlar bir başkaydı o gece.
Tekir
ise Umut'u terkettiğinde, (Umut onun öleceğini bildiğinden
kendisini ona göstermemek için gittiğini biliyordu) yemyeşil
çimlerin üzerinde yatıyordu. Ömründe geçirdiği her güzel gün
için yıldızlara, aya, çimlere, bulutlara, dağlara ve tabiki
Kontes'e ve Umut'a uzun uzun teşekkür etti. Gözleri kapanırken
pek mutluydu; belki annesine ve Kontes'e kavuşabilmenin umuduyla
sevinçle titredi. "Mıırk miyav maov" oldu son sözleri.
Gelelim
öykümüzün sonuna... Umut uzun uzun yazılar yazdı, bu yazıları
büyük gazetelerde yayımlandı. Yurdun dört bir yanından, hayvanseverlerden
destek verici mektuplar aldı. Röportajlar yapıldı. Kontes'in
ve Tekir'in resimlerini büyük bir galeride sergiledi. Sanatçının
ilk yaptığı eserler bile büyük ilgi gördü. Satışlardan elde
ettiği paralarla çevresindeki barınağa bağışta bulundu. Tabii
bir de "Çocuk Bakım Evi"ne.
Enis Irmak ve arkadaşları her zaman yanındaydı.
Bu
arada, birgün -soğuk bir gün- yavru bir kedi aldı evine...
Sonra bağış yaptığı barınaktan bir köpek.
Üçü
birlikte, kendi evlerinde derin bir uykuya dalmışlardı. Gökyüzünde
ay vardı. Bir yıldızdan Kontes, başka bir yıldızdan Tekir,
başka bir yıldızdan da annesi gülümsedi sevgiyle... Umut küçükken
yaşadığı bir hayatı, bir dostluğu anımsadı- yutkundu; "Eskisi
gibi..." diye mırıldandı.
Son
Sayfa başı
|