Arkadaşına Öner
Favorilere Ekle
Açılış Sayfası Yap
>>Grup Sitemiz
>>Basında Sitemiz
Tekir'in Yeri
" T é k i r ' i n Y é r i "
"Kedi sevmek, kedinin, kendisini seven (kendisinin de sevdiği) kişi karşısındaki umursamaz bağımsızlığını baştan kabul etmek demektir..." (Bilge Karasu)
Yazarlar
Esi Taviloğlu / Keditör
Tıkır Epirden / Tıkır'ın Köşesi
A.Anıl Oğuz / Mırıltı

Keditör Arşivi

Keditör'ün diğer yazıları






















































Keditör
Esi Taviloğlu
e-posta

Yurtsuzlar

Soğuktu hava. Griydi bulutlar, gökyüzünü kucaklıyordu. Ağaçlar boynunu bükmüştü, kar taneleri dansederek yuvarlanıyordu.

"Lanet olası kış!" diye bağırdı kadın, pişirmekte olduğu patateslerin tenceresini yere devirmesiyle birlikte . Karnına şimşek gibi bir ağrı saplandı, saman çatılı evden içeri sızan rüzgar tüm soğukluğuyla sardı bedenini. Sahi olmuş muydu, vakit geçmiş miydi o kadar... Vücudunun içinde taşıdığı can, yoksa böyle berbat bir günde ve böyle berbat bir evde mi dünyaya gelecekti. "Hayır" dedi , kadın inleyerek. Kendi itirazlarına karşın; gaz ocağında, patatesleri bir yana bırakıp, tencereyi kovadaki suyla doldurdu, ateşi açtı. Yüzünde boncuk boncuk terler parlıyordu.

Bir kaç dakika sonra kaynamış suya gerek bile kalmadan - ki ocaktan tencereyi kaldıracak gücü bile yoktu- kendini yere attı. Gök gürültüleri arasında inlemeler, ağlamalar birbirini kovaladı. Gök gürültüsünün sesi ne zaman durdu; işte o zaman bir bebeğin ağlama sesi küçük evi doldurdu. Umut koydu anası bebeğin adını. Cahillik ve saflığıyla birlikte, durdu- düşündü; "Umudum olursun belki" dedi. Oysa anası, o anda onun umudunun olamayacağını, onu bir çocuk evinin kapısına ertesi gün bırakacağını hiç düşünmüyordu...

Umut doğduktan on yıl sonra, berbat bir kış akşamı bir sokak kedisi ağladı balkon altında. Tıpkı Umut'un anası gibi soğuk yeri hissetti bedeninde. Karnı gerilmiş, en az üç can dışarı çıkmak için çırpınıyordu. Bir yavrusu oldu ilkin... onu yaladı, temizledi, sonra iki oldu, sonra üç. Hepsini tek tek temizledikten sonra, emzirdi onları. Hepsi uyuduktan sonra, soğuktan donmasınlar diye, üzerlerine yattı.

Aynı gece bir sokak köpeği uludu acıyla. O da en az Umut'un annesi ve kedi kadar şanssızdı. Belki de daha şanssız; çünkü koca gövdesinin sığabileceği ne bir balkon altı vardı ne de kendisini kabul ettirebileceği bir ev. Kızıl postu karla kaplandı, onu o sırada görseler, ağlıyor sanırlardı. Sürmeli gözleri, yavrularını doğurabileceği bir yer arıyordu; bir umut... Yaşlı ve kel ağacın kavuğuna yerleşti. Gözleri parladı, dört yavru doğurdu. Hepsini tek tek temizledi, üşümesinler diye hepsinin üzerine yattı.

Umut sevmiyordu ki, tüm bunları. O herkes kadar da olsa, kendine göre en çok ilgiye, sevgiye ve şefkate muhtaç olandı. Anne diye bir kavram var mıydı onun hayatında, ya da baba diye? Önemli günlerde bir takım insanlar gelirdi, Çocuk Bakım Evi'ne. O da herkes gibi ellerindeki torbalara bakardı gelenlerin. Kimi zaman bir peluş ayıcık çıkardı onun şansına, kimi zaman bir beden büyük kazak. O her zaman Bekir'in oyuncak tabancasına bakardı. Her zaman Bekir'le kavga ederdi, o tabanca uğruna. Büyük adam olacaktı o. Silah düşmeyecekti elinden, kötülere ateş edecekti. Peluş ayıcığıyla yetinemedi... Geçimsiz bir çocuktu Umut. Sevgiye ihtiyacı olduğunu bir ayıp gibi saklarken, bu konudaki utancını saldırganlığıyla gösteriyordu.

O gün doğan kedilerden biri - en küçük olanı- ertesi sabaha çıkmadı. Bir diğeri ise besinsizlikten öldü. Son yavru, -tekir olanı-, iki ay sonra anasından ayrıldı. Bakkal sahiplerinin, işyerlerinin önündeki adamların ayaklarına sürtünmeye çalıştı. Kalçasına yediği şiddetli tekmeleri de önemsemiyordu pek. Bunu iki yıl boyunca değiştirmediği alışkanlığından anlamak pek kolaydı.

Yavru köpeklerden ise ikisi öldü o gece soğuktan. Bir zaman sonra, çocuklar da en güzel olanı kucaklarına alıp götürdüler, anaları yuvada yokken. Anaları yuvada yokken, -yavrularına yiyecek ararken- boynunda bir acı hissetti. Boynuna ip gibi bir şey geçirmişlerdi. İki insan tutuyordu, o ipin ucundaki sopayı. Anne ağladı, bağırdı var gücüyle. Yavrularının olduğunu nasıl anlatabilirdi insanoğluna. Bir ara nefessiz kaldı, sonra kendini başka köpeklerin de bulunduğu kamyonetin karanlık, nem kokulu kasasında buldu. O zaman beş aylık kadar vardı sarı yavru. Akşama kadar kardeşlerinin ve annesinin gelmesini bekledi dar kovukta.

*

Bir akşam, Umut kaçtı yuvadan. Sokaklarla tanıştı, tinercilerle tiner çekti. Yeni arkadaşları öğretti hırsızlığı ona. Daha ilk hırsızlık denemesinin ardından ve de daha sonraları karakolda, silahlı adamların yanında buldu kendini. Diğer arkadaşları gibi yalvardı o siyah üniformalı adamlara;"Ağebey bırak beni, bi daha yok valla..."

Çocuk evindekiler onun eksikliğini hissetmediler pek. Umut, acıkınca geldi ve karnı doyunca girdiği gibi hayalet gibi süzülüp gitti. Bankamatikler, bir de parklardaki banklar olmuştu yatağı.


On iki yaşında mıydı... O doğduğu günü bilmiyordu ki, bilsin bugün doğumgünü olduğunu. Bir beden büyük gelen kazağı vardı üstünde. Tinerci arkadaşlarını istemiyordu artık; çünkü o soymak ve dövülmek istemiyordu; büyük adam olacaktı o. Büyük adam... Bankın üstünde yatmak istemiyordu daha fazla.

Sallana sallana vardı çocuk evine. İçeriye girmeye cesaret edemedi önce. Kapının eşiğine oturdu, soğuktu hava. Bacaklarını birleştirdi, çömeldi, dirseklerini dizlerinin üstüne dayadı.

Çöp tenekesinden aynı anda tekir bir kedi sıçradı. İki yıl önce doğan kedilerden biriydi ve bugün doğumgünüydü, ne bilsin doğumgünü olduğunu. Sıska, çirkin birşeydi. Kedi olmasına mı vermeli, pek neşeli görünüyordu, sıçraya sıçraya, parmak uçlarında yürüyordu. Bir dama çıktı, aşağıda biri oturuyordu, sessizce yanına yaklaştı o karanlık gölgenin. O kadar sessizdi ki etraf, çocuk arkasındaki kedinin parlak gözlerinin kendisine dikildiğinin farkında bile değildi. "Mıırk miyav maov" dedi kedi. Çocuk öyle tiz bir çığlık attı ki, korkudan yüreği ağzına geldi. Kedi de, çocuğun çığlığıyla birlikte, şaşkınlık ve korkusundan yerinden sıçradı. Çocuk kediyi görünce "Kediymiş.." diyebildi kahkahaları arasında. Kedi de ağzını açarak, beyaz dişlerinin arasından sırıttı. Çocuk kendinin gülmesine pek şaşırdı. Kedi, çocuğun kendisine söylediği "kediymiş.. sadece" gibilerinden lafını, bir hakaret olarak algılasa da, duymamazlıktan geldi. Sanki kırk yıldan beri adetiymiş gibi çocuğun kucağına şıp diye oturuverdi.

Gökyüzünde ay vardı ve kediden yükselen mutluluk nağmeleri Umut'un yüreğinde hiç duymadığı bir duyguya yer açtı. "Mutluluk" olabilir mi acaba diye düşündü. Kedi, Umut'un parmaklarını yaladığında Umut aradığı sorunun yanıtını buldu; "Sevgi"ydi bu. Kedi ona sevgi gösteriyordu. Umut, bir anda gökyüzünün güzelliğinin farkına vardı, tüm yıldızlar ona göz kırptı.

Sarı köpek de, diğer köpeklerin sürüsüne katıldı. Çok geçmeden hırlamayı, havlamayı, sokak ortasında bulduğu her eti yememeyi öğrendi. Çok kısa bir süre sonra öğreneceği bir şey daha vardı; Her insana -hatta hiçbir insana güvenmemek gerektiği.

Bir grup adam, sarı köpeğe seslendi. Sarı köpek merakla kulaklarını dikti. Adamların elindekiler yoksa yiyecek bir şey miydi? Sarı köpek kuyruğunu sevinçle salladı. Adamların yanına yaklaşıp, telaşla ellerini yalamaya başladı. Birden adamlardan biri köpeği ensesinden sıkıca kavradı. Köpek acıyla uludu. Diğerleri bir bez parçası çıkardılar. Köpek anlayamadı, kuyruğuna mı doluyorlardı yoksa o bezi, ona ne yapacaklardı? Burnuna kötü bir koku geldi, Umut'la olsaydı Umut'un arkadaşlarından çok duyacağı bir kokuydu bu. Birden alev parladı. Boynundaki acıyı unuttu, kuyruğunun acısıyla sarsıldı. Şuana kadar hiç hissetmediği bir acıydı bu. Alev topu gördü arkasında. Adamların elinden kurtulup, hızla koşmaya başladı; ama ne alev topu ne de kuyruğunun acısı onu bırakmıyordu.

*

O anda bir çığlık yükseldi, daha çok inlemeyi andırıyordu bu çığlık. Sarı bir köpek, kuyruğunu tısmış deli gibi çocuk ve kediye doğru koşuyordu. Üzerlerine doğru koşmakta olan köpeği gören kedi, telaşla dama sıçradı. Köpek karlara attı kendini, nefes nefese solumaya başladı. Çocuk ise korktu ilkin. Köpeğin kömürleşmiş, yarısı gitmiş kuyruğuna baktı. Titreyen elini uzattı köpeğin başına doğru, kafasını okşadı. Köpeğin gözleri öyle iri ve karaydı ki, ay ışığıyla birlikte çocuk, köpeğin gözlerinde kendi gözlerini gördü. Ne yapacağını bilemeden karlar, buzlar attı kuyruğun üstüne. Köpeğin gözlerinde teşekkürü okudu.

Sarı köpek ise acısıyla birlikte şaşkındı. Az önce ona bu acıyı çektirenlerinde insan, şimdi kafasını okşayan elinde insan olduğuna şaşkındı. Belki küçük insan diye düşünebildi, küçük insanlar daha mı iyi oluyordu yoksa?


Hava öyle soğuktu ve bu üçlü öylesine üşüyorlardı ki, her biri çareyi barış krallığı ilan etmekte buldu. Kedi korkusuzca damdan indi, köpeğe selam verdi, gayet rahat bir şekilde çocuğun kucağına yerleşti. Çocuk, ertesi gece Çocuk Evi'ne tekrar döneceğine kendi kendine söz verdi; ama bu geceyi mutlaka dostlarıya geçirecekti. Üç beden birbirlerine sokuştular. Sıcacık bir dalga geçti aralarında.

Dolunay tüm ihtişamıyla göğü süslüyordu. Çocuk, kedi ve köpek ne kadar mutlu olduklarını düşündüler o anda. Umut'un başı boynuna düştü, tebessüm etti ve uyumaya başladığında, çok küçükken ona anlattıkları bir öyküyü anımsadı; yutkundu, "Bremen Mızıkacıları gibi.." diye mırıldandı.

Umut, sarı köpek ve tekir kediyle uyandığında, çektiği sıcak uykunun huzuruyla esnedi. Kedi sabah mırıltıları eşliğinde gerindi. Umut, en az kedi ve köpek kadar acıkmıştı. Günlerdir doğru dürüst bir şey yemediğini farkettiğinde, kediyle köpek de aynı düşünceyle boğuşuyordu.

Umut, gizlice Çocuk Bakım Evi'nden taşıdığı yemekleri dostlarına sundu. Kediyle, köpeğin iştahına şaşırdıkça, daha çok yemek taşımaya başladı.

Kendisini iyi hissetmediği zamanlarda yanında bulunabilecek kimselerin olması -dostların olması- Umut'un yalnızlığına zincir vuruyor ve Umut'un kendini iyi hissetmesine neden oluyordu. Umut Bakım Evi'ndeki çocuklarla konuşmaya başladı birgün. Sonra, okula gitmeyi kabul etti. Okula gitmek için "dostlarını kapıdan kovmama" şartını, görevlilere iletti. Tineri bırakmıştı, artık yalpalayarak yürümüyordu, o pis koku kesilmişti; sarı köpeğin hiç sevmediği koku. Sigarasını da azalttı.

Yine önemli günlerden birinde, Çocuk Bakım Evi'ne gelenleri merakla süzdü Umut. O büyük market torbalarına baktı. Sonra televizyondan gördüğü kişilerle karşılaştı. Televizyonda görüp de ilgisini hiç çekmeyen kişiler, birden Umut'un ilgi odağı oldu. Belli etmese de onlarla konuşmak istiyor, diğer çocuklar gibi imza da almak istiyordu. Sonra aldı imza, o şarkı söyleyen adamdan. Zorlukla yazısını da okudu; "Umut'a sevgilerle..."
Kucağına bir torba geldi. Umut torbanın içindeki paketi kavradı. Yüreği çıkacak gibiydi, o paketin içinden çıkanın Bekir'in tabancasından daha da büyük olanı olmasını nasıl istiyordu. Paketin kabı o kadar özenle sarılmıştı ki, Umut'un gönlü bu güzelliği elleriyle parçalamasına razı olmadı. Pembe fiyongu özenle açtı, bantları tek tek söktü. Dizlerine iki parça eşya düştü. Okumayı yeni öğrenmiş olmanın verdiği heyecanla iki parçadan biri olan büyük defterin üzerindeki yazıyı okumaya çalıştı; "hes-sim def-tar-i" - "resim defteri!" . Diğer parçaya çevirdi kafasını; "pas-del bo-ya" - "pastel boya!" . Koltuğa üzüntüyle attı kendini. Bekir'inkinden büyük ve daha siyah olan tabancası neredeydi? Gözleri doldu. Gözyaşlarının yanağından süzülmesine izin vereceği sırada, üzerine eğilen kafanın gölgesiyle irkildi. Kel kafalı, minik gözlük camları olan, sakalları gelişigüzel kesilmiş bir adamdı bu; "N'oldu delikanlı, hediyeni beğendin mi?" Umut'un boğazına tıkandı sözcükler; "ben bunu istemiyorum" diye bağırmak geldi içinden, sustu. Adam, resim defterini kucağına aldı, boya kutusunun kapağını açtı. Umut, kendi hediyelerini beğenmemiş olsa da, sahiplenme duygusuyla, sinirle titredi. Bu adam kim oluyordu da ondan izinsiz, eşyalarını elliyordu! Umut yine sustu; kendi kendisiyle konuşamayacak kadar mutsuzdu; hayal kırıklığına uğramıştı. Biran önce dostlarının yanına koşma isteğiyle irkildi. Adam, defteri kendine yaklaştırdı, bir boya aldı eline. Umut, merakla deftere bakacaktı; ama bunu yaparsa, az önce yaptıklarıyla alakası olmayan hareketleriyle mağdur olacaktı. Gözleriyle takip etti adamın ellerini. Adam, ona bakıyordu. Bir şeyler karalıyor ve tekrar Umut'a bakıyordu. Umut, adamın gözleriyle göz göze geldiğinde utanıyor, dudak bükerek kafasını yere indiriyordu. Ne kadar zaman geçti öyle bilmiyordu Umut. Hatta uyudu koltukta. Adam gözlüklerini burnunun üzerine indirerek; "Bitti delikanlı. Bak bakalım beğenecek misin?" dedi, tek eliyle gözlüğünü düzelterek. Umut bakmadı resim defterine. Kafasını çevirdi. Adam hırkasını ve kabanını üzerine geçirdikten sonra; "Peki n'apalım? Ben gidiyorum. Sen nasıl olsa bakacaksın ardımdan. Yarın fikirlerini söylersin bana..." dedi, elleriyle Umut'un kafasını hızlıca okşadı ve gitti. Umut, adamın dediklerini tıpatıp gerçekleştirdi. Hemen resim defterini çekti önüne. Öyle şaşırdı ki resmi gördüğünde! Beyaz kağıt üzerinden kendine bakıyordu. Adamın bunu nasıl yaptığına şaşırarak, heyecanla herkese koştu ve resim defterini gösterdi. Dostlarının yanına vardığında, resimle pek ilgilenmediklerini görünce önce biraz bozulur gibi oldu; ama sonra boşverdi, onlara sarıldı. Tekir, kucağının orta yerine yerleşti hemen. Kontes ise ( Umut sarı köpeğe Kontes adını vermişti, filmlerde hep bu adı duyardı ) hızını alamadan Umut'un yüzünü yalamaya başladı.

Umut o gece resim defteriyle yattı desem yeridir. Karanlık gözlerinde beyaz noktalar oluşuncaya dek tekrar tekrar baktı resme- resmine. Ertesi gün, adamın geleceğini bildiğinden, konuk odasına indi resim defteri ve pastel boyalarıyla birlikte. Dakikalar, saatler birbirini kovaladı. Kapının her açılış sesinde heyecanla yerinden zıpladı; ama gözlüklü adamı bulamadı gözleri. Gözleri doldu yine. Kontes'le Tekir'in yanına gitti. Tekir yoktu bahçede. Kontes'le yürüdü, koştu, oynadı. Akşam evine geldiğinde (Çocuk Bakım Evi değil miydi onun evi?) resme tekrar gözattı. Kendi görüntüsüne iyi geceler diledi ve yattı. Ertesi sabah elinde resim defteri ve boyalarıyla bahçeye indi. Çimlerin üzerinde Tekir uyumaktaydı. Tekir'in renklerine baktı, güzelliğine baktı; daha önce hiç bu kadar dikkatli bakmamıştı ona. Sonra çimlere baktı. Yeşil, yemyeşil çimler kucaklıyordu her tarafı. Tekir'in çimlerin üzerinde oluşturduğu tabloya baktı, dudaklarından kelimeler döküldü; "Resim gibi..." Kendi tepkisine gülümsedi, etrafa baktı, tekrar "Resim gibi..." dedi. İşte bunları söyledikten hemen sonra- ne zaman boya kutusunu açtığının farkında bile olmadığı sırada- gri boyayı aldı eline. Çizdi, boyadı. Sonra turuncu aldı eline, sonra siyah ve en son yeşil. Tekir'in şeklini bozmadan uyumasına sevindi, şansı iyi gidiyordu. Tıpkı adamın, Umut'un karşısında- Umut'un resmini yaparken gelen uykusuna şaştığı gibi, kedinin de aynı şekilde uykusuna şaşırdı. Deftere baktı; "Yemyeşil çimler üzerinde, uyuyan tekir kedi- dostum Tekir" dedi. Gülümsedi, bir süre önce bu defterin sayfası bomboştu.

Tekir'in boynunun altını okşamaya başladığı sırada, Çocuk Evi'nden öğretmeninin kendisine seslendiğini duydu. Resim defterini ve boyalarını da kapıp fırladı yerinden. Öğretmeni, koltukta oturan adamı- resim yapan adamı gözleriyle işaret etti. Umut 'un içi mutlulukla doldu. Nasıl bir duyguydu bu; içinde sanki kelebekler uçuyordu. Adamın yanına koşar adımlarla vardı. Adam, "Naber delikanlı" dedi, dürbünü anımsatan gözlük camlarının ardından. "İyi" dedi Umut. "Nasıl beğendin mi?" "Be-e-en beğendim. Hem de çok beğendim"
Adam aldığı cevabın kendinde yarattığı olumlu etki üzerine gülümsedi; "Çok sevindim, peki sen bir şeyler yapabildin mi?" Umut'un yüzü kıpkırmızı oldu, telaşla resim defterini arkasına sakladı. Adam, Umut'un elinden defteri nazikçe aldı. Gözlüklerini düzelterek, resmi incelemeye başladı. Uzun bir süre hiç konuşmadı, gözlerini resimden ayırmadan. Koltuğundan doğrularak, "Bunu sen mi yaptın?" diye sordu, yine sakin bir tavırla. Umut kafasıyla, adamın cevabını onayladı. "Sen" dedi adam öksürerek, "Sen bir dahi olacaksın" dedi. Çocuk kızardı.

... Umut o günden sonra durmadan resim yaptı. Bir yere yetişecek gibi hissediyordu kendini. Günler çok kısaydı, yapması gereken okul ödevleri ve en önemlisi resimleri vardı. Umut sadece Tekir'le Kontes'in resimlerini yaptı; Uyurlarken, birbirlerine sokulmuş uyurken, otururken... Kontes başarılı bir model değildi. Hareket halinde olduğundan, Umut onun resimlerini daha çok uyku halindeyken yapıyordu.

Resim defteri arkalı önlü doldu Umut'un. Adam ona bir defter daha getirdi, sonra bir defter daha, sonra bir defter daha...

Umut on yedi yaşına gelmişti. Dostları yaşlanmış, Kontes'in sağ gözü iyi göremez olmuştu. Tekir ise karnı tok, sırtı pek iyice hareketsizleşmeye başlamıştı.

Gizemli adam - Bilge Bey- , Umut'u ziyaret etmeye, onun resim çalışmaları hakkında onu bilgilendirmeye ve yeni kitaplarla birlikte gelmeye devam ediyordu. Umut'un hayatının değişeceği gün de, aynı şekilde geldi adam; "Gel benimle" dedi.

Umut X Sanat Okulu'un görkemli bahçesinde buldu kendini. Kültür&Sanat Dergileri'nde gördüğü, isimlerini duyduğu profosörlerle tek tek tanıştı. Okul'un yurduna yerleşti. Artık Tekir ve Kontes'le geçireceği zaman artmıştı. Umut'un resimlerinin ününü duyanlar, en az Umut kadar, resimlerinin vazgeçilmez unsurları olan dostlarını da görmek istiyorlardı.

Amerika'da katılacağı konferans için dostlarını güvenle okul içindeki arkadaşlarına, öğretmenlerine emanet etti. Bilge Irmak da onunla geliyordu. Konferanstaki ingilizce konuşmasının, verdiği mesajların ardından dakikalarca ayakta alkışlandı. 21 yaşında hiçbir genç kendini bu kadar geliştirmiş olamazdı.

Geri döndüğünde, Kontes'i hasta buldu. Kontes kesik kesik ağlıyordu. Umut'un onu ilk gördüğü zamandan beri (12 yaşındaydı) 11 yıl geçmişti ve şimdi ne Kontes'in ne de Tekir'in ilk zamanlardaki dinçliklerinden eser yoktu. Kontes ağladıkça Umut ağladı, Tekir ağladı. Umut gençleştikçe ( yapacakları arttıkça, bir mevkie yükseldikçe), dostları yaşlanıyordu.

Gözleri açıktı hayattan ayrıldığında Kontes'in. Umut Kontes'in o kara gözlerinde, tıpkı 11 yıl öncesindeki gibi kendi gözlerini gördü. Gökyüzünde ay vardı ve yıldızlar bir başkaydı o gece.

Tekir ise Umut'u terkettiğinde, (Umut onun öleceğini bildiğinden kendisini ona göstermemek için gittiğini biliyordu) yemyeşil çimlerin üzerinde yatıyordu. Ömründe geçirdiği her güzel gün için yıldızlara, aya, çimlere, bulutlara, dağlara ve tabiki Kontes'e ve Umut'a uzun uzun teşekkür etti. Gözleri kapanırken pek mutluydu; belki annesine ve Kontes'e kavuşabilmenin umuduyla sevinçle titredi. "Mıırk miyav maov" oldu son sözleri.

Gelelim öykümüzün sonuna... Umut uzun uzun yazılar yazdı, bu yazıları büyük gazetelerde yayımlandı. Yurdun dört bir yanından, hayvanseverlerden destek verici mektuplar aldı. Röportajlar yapıldı. Kontes'in ve Tekir'in resimlerini büyük bir galeride sergiledi. Sanatçının ilk yaptığı eserler bile büyük ilgi gördü. Satışlardan elde ettiği paralarla çevresindeki barınağa bağışta bulundu. Tabii bir de "Çocuk Bakım Evi"ne.
Enis Irmak ve arkadaşları her zaman yanındaydı.

Bu arada, birgün -soğuk bir gün- yavru bir kedi aldı evine... Sonra bağış yaptığı barınaktan bir köpek.

Üçü birlikte, kendi evlerinde derin bir uykuya dalmışlardı. Gökyüzünde ay vardı. Bir yıldızdan Kontes, başka bir yıldızdan Tekir, başka bir yıldızdan da annesi gülümsedi sevgiyle... Umut küçükken yaşadığı bir hayatı, bir dostluğu anımsadı- yutkundu; "Eskisi gibi..." diye mırıldandı.

Son

Sayfa başı