|
|
|
|
Tıkır'ın
Köşesi
Tıkır Epirden
e-posta
|
Tıkır'la Özel Bir
Gün
Tıkır'ın babbası yazdı
:)
“-Hadi Tıkır, gidiyoruz !...” dedim…
Önce yüzüme dikkatlice baktı, bir müddet inceledi… Öyle ya,
bazen onu kandırdığımız için artık daha bir temkinli olmuştu
ve eskisi gibi hemen kapıya koşmuyordu !... Üstelik daha dün
kütüphanemde mutat gezintisini yaparken üçüncü raftaki tozlu
kitaplarımı devirmiş, Gülbin’in elime bu vesileyle toz bezi
tutuşturmasına yol açmış, poposuna inen iki kontrollü tokatçıkla
doğru tek kişilik özel hücresi olan küçük tuvalete kapatılmış,
ama merhamet duygularımız ağır basınca cezası hafifletilerek
serbest bırakılmıştı… Bu, gözüm gibi korumakta olduğum, masadaki
eski kaşarı becerdiğinden bu yana verdiğim ikinci ceza sayılırdı
!... Ama o yakarmaları ve içten ağlayıp, salınması için yalvarmaları
yok mu ?... İşte o zaman içim nasıl eriyor anlatamam !..
“-Korkma !...” dedim… “-Bu gün senin günün !... Dünya Hayvanlar
günü !... Seni gezmeğe götürüyorum !... ” deyip, kapıyı açınca
yatağımda, uzanıp dayandığı yastığımdan bir ok gibi fırladı…
Yanıma geldi, kuyruğunu dikti, bana sürtünmeye başladı…
Sokaklarda çok köpek olduğundan (Tıkır bunlara kıl oluyor
!...) hanımefendi, boynunda pire tasmasının yerini alan nazarlıklı
kolyesi (En pahalısından…) kucağımda, yürüyüşümüze (!) başladık
!...
Antalya falezlerinin üzerindeki doğa harikası parkta etrafı
tenha ve süt liman görünce Tıkır’ı çimlerin üzerine salıverdim…
Önce sağa sola bakındı !... Bir iki kelebeği, daha sonra ise
hızını alamayıp, orta boy bir kertenkeleyi halletti… Sonra
birden olduğu yerde çakıldı, bakışlarını bir noktaya dikti
ve kabarmaya başladı… Sırtı resmen deve hörgüçü gibi oldu…
Az ötede bembeyaz tüylü bir kaniş, boynunda cinsiyetinin sembolü
pembe tasması, mini etekli genç ve güzel sahibesiyle belli
ki ihtiyaç turuna çıkmış, adım başı durup, sağ ayağını kaldırarak
ağaç, fidan, kanepe ayağı, çöp kutusu ne buluyorsa ıslatıyordu…
(O kadarı da neresinden çıkıyor anlamakta zorluk çekilir…)
Ama birden o da olduğu yerde durdu… Diş macunu reklamlarındaki
gibi ön dişlerini göstererek hırlamaya başladı… Güzel sahibesi
sosyetik şivesi ile tasmasını çekti…
“-Bırak artık şu sokak kedilerini Herkül !... Kuduz aşısını
yeni oldun !...”
Aaaa ?... Deli mi ne ?... Yoooo !... hanım olabilir, üstelik
genç ve güzel de olabilir !... Ama asla Tıkır’ıma da laf ettirmem
!... Centilmenliği bir kenara sıyırdım, öne atladım !...
“-Hanımefendi !... Biraz ayıp olmuyor mu ?... O sokak kedisi
dediğiniz asil kedi benim kedim, üstelik tüm aşıları da tamam
!... “ deyip, önünü kesiverdim… Üstelik daha da ileri gidip,
ekledim…
“-Hem o sizinki gibi orayı burayı pisletmiyor !...”
Genç kız, bu kadar şiddetli bir taaruzu nereden beklesin ?...
Birden politikacılarımıza has bir U dönüşü yaparak gevşeyiverdi
!...
“-Bak Herkül !... Ne şeker kedicik değil mi ?...”
Pöh be !... Ancak bu kadar yalakalık olur !...
Bunu ben yedim gözüksem, Tıkır asla yemez !... Önce gözüne
kestirdiği en yüksek ağaca tırmandı… Sonra tepeden bıyıklarını
titreterek huysuz ve sinirli tıslamaya başladı !... Küfür
ettiğinden hiç kuşkum yok !...
“-Bana bakın hanımefendi … Lütfen köpeğinize mukayyit olun
!... Kedimi ürkütmeye hakkınız yok !...” dedim…
“-Ayol Herkül’ü görmüyor musunuz ?... Daha henüz bir bebek
o !... Bakın dişleri bile daha yeni çıktı !... Öyle değil
mi Herkül’cüğüm ?...”
Bakınız şu yelloza !... Hem adını “Herkül” koy, hem de “Bebek”
deyip, duygu sömürüsü yapıp, yağ gibi üste çık !... Hani utanmasa
evinin kapısına bu kız “Dikkat !... Köpek var !... Basmayınız
!..” diye bir tabela bile koyabilir !...
Yanlış anlaşılmasın, köpekleri de kediler kadar çok severim
!... Çok ta besledim !... Ama bu Herkül’e kafayı nedense fena
taktım !... Resmen sahibesi gibi sosyetik olmuş, havlaması
bile incelmiş, kibarlaşmış !... “-Hev hev !...”
Şu benim kibarlığım, centilmenliğim yok mu ?... Üstelik de
sabah sağımdan kalkmışım… (Tıkır sağ elime daldı da…) Eğildim,
Herkül’e elimi barış niyetiyle uzattım…
“-Gel güzel köpek, kuçu kuçu !...” diyecek oldum !...
“Onu lütfen böyle çağırmayın, Köpek muamelesi yapmayın !...”
demez mi ?...
Belki de yabancı dil öğretmişlerdir diye şansımı bu kez başka
türlü denemeye çalıştım !... Tavus kuşu dilini bilemeyeceğine
göre Tıkır’ın garip bakışları altında tekrar eğildim…
“-Gel pisi pisi !...”
“O gerçek bir asilzade !... Annesi Evita… Babası da Castro
!...” diye tekrar muhabbetimizin arasına girdi !... Sağıma
soluma tedirgin bakındım, kulağına eğilerek fısıldadım …
“-Aman hanımefendi !... Yerin kulağı var !... Arjantin ile
Küba arasında savaş mı çıkaracaksınız ?... Kimse duymasın
!...”
Bu arada Tıkır en üst dala terfi etmiş, aptallıklarımızı anlam
veremeden seyretmekte !...
“-Gel cici Herkül !...” diyerek başını okşamak için elimi
uzattım !...
İt oğlu it, pardon yani Herkül hanımefendi (!)… Elime bir
dalıp dişlerini geçirmez mi ?... Genç sahibesine diş izlerini,
kanayan elimi göstererek bağırmaya başladım !...
“-Bunlar ne ha ?... Bunlar ne ?... Köpeğinizdekiler diş değil
de protez mi ha ?...” demeye kalmadı, kızcağız elimi ellerinin
arasına aldı…
“-Ah !... Çok özür dilerim !... Benim yüzümden oldu !... Ne
kadar üzüldüğümü bilemezsiniz, Çok acıyor mu ?...”
Bel çantasından çıkardığı pahalı parfümü cömertçe ellerime
dökmeye başladı…
“-Merak etmeyin !... Aşıları tam !...mikrop kapmasın !...”
Bir yandan da Herkül’e bağırıyor…
“-Gördün mü abiye yaptıklarını ?... Bir daha evden çıkmak
yok !...”
Elim sızlıyordu ama bu “abi” kelimesi de, laf aramızda bayağı
hoşuma gitmiş, yaklaşık 10-15 yıldır terfi ettirildiğim amcalık
sonrası içimi epey ısıtmıştı…
“-Ben Çisil…” dedi elimi okşayarak…
“-Ben de Hasan…” dedim elimi ürkek çekerek !...
O anda fonda romantik bir müzik çalmaya başladı… dersem de
siz siz olun, sakın inanmayın… beterin beteri var !... Kaza
geliyorum demez !...
Bir çingen falcı yanımızda bitmez mi ?...
“-Aşıklar !... A be bakayım bir falınıza ?... Söyleyeyim kaç
çocuğunuz olacak ?...
Haydaaaa !... Bir bu eksikti !...
Kızcağız pancar gibi kızardı… Bendenizin eli ayağı kördüğüm
!...
Sessizliği ve bekleyişi tecrübe farkıyla ben bozdum !... Kaşlarımı
çatarak çingeni tersledim…
“-Bunu da nereden çıkardın ?... Biz sevgili falan değiliz
!... Üstelik de şimdi tanıştık !... ”
Falcı gacı pişkin… Fırıldak gibi lafı çevirip tekrar havayı
açmaza soktu !...
“-A be o zaman, Güllü bacı der aşk çok yakınlarınızda !...”
Tıkır hala en üst dalda !... Olup bitenlerden zerre kadar
rol üstlenmemişçesine yalanıyor, diğer yandan da bizi kesiyor…
Bu kez de Herkül’ün ilgi alanı Güllü bacıya kaymaz mı ?...
Güllü bacı önde o arkada… Sonunda Güllü bacının tombul kaseleri
nasibini alıyor !...
Yani bu kez Herkül işe yarıyor !...
Tam bu sırada bir deklanşör sesi !...
Anaaa !... O da ne ?...
Elinde fotoğraf makinası, belli bir gazeteci…
“-Ne o kardeşim ?... Ne var ?... Niye çektin ?... ” diye kızacak
oldum !...
“-Şahane !... Olağanüstü !… Mükemmel !...” diye şebek gibi
sırıtıyor !...
üstelik ağzı kulaklarında hergelenin… Eliyle de, işaret parmağıyla
baş parmağını pergel gibi açarak gazete puntosunun büyüklüğünü
vurgulamakta !...
“-Antalya’da bahar da, aşklar da olağanüstü…”
Ba ba baaa !...
“-Ulan hangi aşk ?...” diyecek oldum… elini omzuma dayayarak
göz kırptı !...
“-Baba !... Amma da yaptın ?... Kızı öyle bir tavlamışsın
ki ellerini tutmuş sımsıkı bırakmıyordu !... Kim bilir neler
fısıldıyordun ?... Arada biraz yaş farkı var ama birbirinize
vallahi çok yakışıyorsunuz !...”
“-Bana bak !... Sen benim kim olduğumu biliyor musun ?..”
diye yukarılardan bir salladım !...
“-Hayır ama ben sadece görevimi yapıyorum… Gazeteciyim !...”
diyerek birkaç kare daha çekti…
Ellerimi uzattım…
“-Çekmeyin lütfen kardeşim, çekmeyin !...”
Gülçin mahcup elini uzattı… Gözlerime bakmaya sanki utanıyordu…
“-Hasan bey… Sizi yeterince rahatsız ettim… Beni düşünmeyin…
Bekarım ve de hesap vereceğim bir kimsem yok !...” derken
sesi titriyordu…
Bu arada Güllü Bacı da puslu havanın kokusunu alıp ve de bir
5’liği kapıp, çoktan kirişi kırmıştı…
Gülçin, objektifi görünce susan ve yerlerde yuvarlanarak şımarık
pozlar veren Herkül’ü tasmasından çekti…
“-Hadi Herkül !... Eve dönüyoruz !...”
Sanki muhabbetin erken bittiğinden rahatsız olmuşçasına buruk
bir gülümsemeyle elini uzattı…
“-Sizi tanıdığıma sevindim !... Kendinize iyi bakın !...”
Ben de elimi uzattım… Tokalaştık !...
Onların iyice uzaklaşmalarını bekledikten sonra herifçioğlunun
yakasına yapıştım…
“-Çıkar ver o filmleri bana !...”
“-Abi yapma !... Canımı acıtıyorsun !... Ekmek paramı bununla
kazanıyorum !...” diyerek diretti…
“-Ulan ekmek paranı illa benim fotoğraflarım ve modelliğim
üzerinden kazanmak zorunda mısın ?...” diye tekrar sarstım
!...
Haydaaaa !... Bu sefer keskin bir düdük sesi… Parkın posbıyıklı
güvenlik görevlisi koşarak, nefes nefese yanımızda bitmez
mi ?...
“-Burasi dag başi midur ?... Adami telef edisen !... Yürü
karagola !...”
“-Yahu yok böyle bir şey kardeşim !... Sana öyle gelmiş !...”
dedim…
Muhabir çocuk akıllı bir U dönüş yaparak ekledi…
“- Doğru !... Biz ağabeyyle çekim yapıyorduk !... Bir problem
yok !...” deyip ekledi…
“-İstersen senin fotoğraflarını da basayım ?... Altına da
bu parkta tüm güvenlik ondan sorulur diye yazarım ha ne dersin
?...”
O çatık kaşlı yarma gitti, yerine pişmiş kelle gibi sırıtıp,
altın dişlerini gösteren sanki bir yeşilçam emektarı geldi…
Çekilen fotoğrafların kıymeti benimkilerden oldukça fazlaydı,
bilimsel bir nitelik taşıyordu, Darwin’in evrim teorisine
inanmayanlar için birebirdi !...
Aslında Kerem iyi çocuktu… İşini de, genç yaşta olmasına rağmen
pekala iyi yapabiliyordu ve en önemlisi seviyordu…
Uzun uzun sohbet ettik… Bir daha buluşmak üzere sözleştik…
İyi ki de karşıma çıkmıştı… Ağaçlara çıkıp, her defasında
özel gayretlerle indirilme lüksüne sahip Tıkır’ı da o tepedeki
daldan indirmek ona nasip oldu…
Bu arada aşağıda biriken işsiz güçsüz çevre sakinleri de Tıkır’ın
indirilme merasimini büyük bir merak ve titizlikle izlemeye
başlamışlardı…
Hani utanmasalar, aralarında bahis bile oynayabileceklerdi…
“-Ağaca biri mi çıkmış ?...”
“-Teyzeciğim… Bir kedi ağaca çıkmış indirmeye çalışıyorlar
!..”
“-“Vah vah !... Ne feci durum ?...”
“Şeker evladım ?... O kedi oraya nasıl çıkmış ?...”
“-Paraşütle inerken takılmış !... La havle ve la kuvvet be
amca !... Nereden bileyim ben ?...”
“-Yaaa !... Demek pasa şut atmışlar ?… Ama bunun o kedinin
oraya çıkmasıyla ne alakası var oğlum ?...”
“-………….. !...”
“-O kedi oradan inemez !...”
“-İneeeer !...”
“-İnemez efendim inemez !... İtfaiye çağıralım !...”
“-Yok, bi de çelik kuvvete haber verseydik ?...”
“-Evladım ağacı niye sallıyorlar ?...
“-Meyveleri düşsün diye büyükanneciğim !...”
“-Ama evladım bu çınar ağacı değil mi ?...”
“-…………… !...”
“-Sallamayın ağacı… Kedi düşecek !...”
“-Düşmez !...”
“-Düşeeeeeer !...”
“-Bahisler beyler ?... Düşer diyenlere 1’e 4…”
Yahu vatandaşın ne kadar boş zamanı varmış ta haberimiz yokmuş
?... Üstelik heyecanı, bahsi, kumarı da amma seviyormuş !...
Kerem’e daha da kanım kaynadı !...
Efendi saygılı ve görgülü genç…
Çocukcağız çınar ağacının en tepesinden güle oynaya, alkışlar
arasında oralardan indirirken Tıkır da prenses Carolin gibi
çevresine pozlar vererek kucağıma lütfedip, teşrif etti !...
Eve vardığımızda hava kararmak üzereydi… Üstelik Gülbin balkondaydı…
Geçen zamanın hesabını verirken de en çok üzerimdeki parfüm
kokusunda zorlandım…
Tabii dürüst bir eş olarak her şeyi anlattım !...
Şimdilerde sadece o park değil, çevresindeki mahalle de ben
ve Tıkır için “Yasak Bölge” ilan edilmiş durumda !...
Ne yaptımsa, ne diller döktümse de Gülbin’e o parkta çoğunluğu
yaşlı semt sakinlerinin gezinti yaptığına inandıramadım !...
O gündür bu gündür Herkül efendi ve tabii ki Gülçin hanımı
göremiyorum… Tıkır ise ağaç sevgisini artık balkonumuza kadar
uzamış bulunan söğüt ağacıyla idare etmekte !...
Tabii ki Herkül’ü çoktan unuttu…
Şimdi varsa yoksa dallardaki “cik cik”ler… Sayfa
başı
|